30 Ocak 2017 Pazartesi

Kassandra’dan Günümüze Bir Yolculuk

Troya Antik Kentinin bende farklı bir hatırası ve izi vardır. Anılar canlanınca size Yunan mitolojisinden bir efsane anlatarak başlamak istedim. Kassandra’nın hikayesidir bu... Pek çoğunuzun Troy filminden anımsayacağı Troya (Truva) Kralı Priamos’la karısı Hekabe’nin kızıdır. Kassandra, Priamos’un oğulları Hektor ve Paris’ten sonra en ilgi çekici çocuğudur. Kassandra’nın trajik bir hayatı olmuştur. Geleceği görme gücüyle yıkımları önlemeye çalışan, ancak kimseyi sözlerine inandıramadığı için başına gelen belalardan daha fazla etkilenip üzülen bilicinin dramını simgeler Kassandra. Yani günümüz anlayışına göre ileriyi görebilen ancak sözünü dinletemeyen bilinçli insanın dramını. Efsaneler Kassandra’nın bu gücünü farklı yorumlarla anlatmışlardır. Bir efsaneye göre Kassandra ile ikiz kardeşi Helenos henüz bebekken, Priamos ile Hekabe tanrı Apollon şerefine, tanrının şehir dışında bulunan tapınağında bir şenlik düzenlemişler ve törenin sonunda çocuklarını tapınakta unutup gitmişler. Ertesi sabah çocuklarını almaya geldiklerinde korkunç bir manzara ile karşılaşmışlar. Kassandra ile Helenos beşiklerinde uyuyorlar ama iki yılan çevrelerini sarmış; bebeklerin gözlerini, kulaklarını yalıyorlardı. Bu eylemle çocukların duyuları arınmış, insanların göremediği, duyamadığı gerçeklerin algısına açılmış oluyordu. Yani ikisi de kahin olmuştu.

Başka bir efsane ise Kassandra’nın biliciliğini şöyle açıklar. Tanrı Apollon, Kral Priamos’un güzel kızına aşık olur. (Aşk deyince akan sular durur. Eminim ki bu hikaye daha çok dikkatinizi çekti.) Neyse devam edelim. Apollon kıza; eğer aşkını ona verirse kendisine bilicilik yeteneği bahşedeceğini söyler. Kassandra bu teklifi kabul eder ama bilicilik yeteneğini aldıktan sonra Apollon’a ne kendisini ne de aşkını vermeye yanaşmaz. Tanrı Apollon bu duruma inanılmaz derecede öfkelenir. Haksız mı? Kassandra’nın ağzının içine tükürür. Böylece kıza verdiği yeteneğin etkisiz kalmasını sağlar. Kassandra yine de geleceği görebilecek, gördüklerini haykıracak ama hiç kimseyi sözlerine inandıramayacaktır. Böylece Kassandra tanrı gücüyle dolarak kehanette bulunan bir sözcü olur. Kardeşi Helenos ise daha çok kuşların uçuşuna (Sizlere anlatmayacağım ama kuşların uçuşu ile kehanetler arasındaki bağlantıya inanmamı sağlayan, asla unutamayacağım bir olay yaşamıştım… Sadece hayatınızdaki bazı işaretlere inanın ve onları anlamlandırın diye belirtiyorum.) ve bazı işaretlere bakarak geleceği haber veren bir yorumcudur. Her ikisi de talihsizdir.

Kassandra, Troya tarihinin bütün olaylarını önceden görmüş ve söylemiştir. Paris (Truva savaşlarının çıkmasına neden olan kardeş), İda Dağı’ndan dönünce (bu hikayeyi de ayrıca anlatacağım), bu delikanlının hemen öldürülmesini istemiş, sonra Yunanistan yolculuğu dönüşünde Paris Helena’yı Troya’ya getirdiğinde de bu kadının büyük bir yıkıma neden olacağını hemen geri gönderilmesi gerektiğini söylemiştir. Savaş sırasında şehrin yıkımına yakın tahta atın içeri alınmasına engel olmaya çalışmıştır. Gördüğünüz gibi mitolojik hikayelerde de, günümüz dizilerindeki gibi yılan hikayesine dönmüştür her şey. Anlattıklarım çok da enteresan gelmemiş olabilir bu yüzden. Ne de olsa ekranın renkli yüzleri , bu hikayelerden çok da farklı hayatlar sunmuyor öyle değil mi? Kassandra, krallar kralı Agamemnon’a köle olarak verilir sonunda. Kızın asıl çilesi bundan sonra başlar. Agamemnon kıza aşık olur ve onu kendisine eş olarak Mykene’deki sarayına götürür. Kassandra o zamana kadar bakiredir. Pek çok talibi çıktığı halde evlenmemiştir. Babası onu Othryoneus isminde bir genç ile evlendirecekken, bu adamın savaşta ölmesiyle Kassandra bekar kalmıştı. Kassandra’nın Agamemnon’un tutsağı olarak Yunanistan’a geliş efsanesi tragedyaya konu olmuş ve Aiskhylos en güçlü oyunlarından biri olan “Agamemnon’a” esinlenmiştir. Kassandra asıl bu dramla kendini tamamen dile getirme fırsatını bulur. Mykene sarayında Agamemnon’un da kendinin de başına gelecekleri , Klytaimestra’nın eliyle öldürüleceklerini açık açık görür, haykırır, bağırır, dövünür ama hiçbir şeyi önleyemediği gibi, bu yıkımı da ölümü de engelleyemez. Bunu anladığında, Apollon’un bağışladığı bilicilik hünerine lanetler okur.

Böylece efsaneler ve türlü anlatılar sürer gider. İnsanlar antik çağlarda anlam veremedikleri doğa olaylarını, savaşları, asilleri, kahramanları mitolojik hikayelerle tanımlamaya çalışmışlar. Bizler de günümüzde anlam veremediğimiz olayları genellikle es geçiyoruz. Bilmeden, öğrenmeden, okumadan, çabalamadan fikirler beyan ediyor; başımızı emme basma tulumba gibi sallıyor ve bizlere sunulan her şeyi sorgulamadan evetliyoruz. Oysa insan olmanın bir numaralı kuralı, düşünmek. Sorgulamak, bilmiyorsan sormak, öğrenmek, anlamaya çalışmak. Cehaletin büyük bir erdem olduğuna inanlar, inandıkları şeyin ne olduğunun farkında bile olamayanlardır. Dünya büyük bir boşlukta. Dünya giderek büyüyen bir boşluk. Dünya boş… Gerçek olan bizleriz.

Sadece bir dörtlük yazasım var bu yazının sonunda;

“Hayata karşı savunurken kendimi, susma hakkımı kullanıyorum.
Sana sustuğum her şeyi, kendimle konuşuyorum.
Susmakla kapanacaksa içimdeki boşluk,
Ben, giderek yok oluyorum…”




Efsane Kaynak: Azra Erhat – Mitoloji Sözlüğü

15 Ocak 2017 Pazar

630 Kelime ve Aşk

Yeni bir yerden başlamak zordur. Yarım kalmış olan ile yola devam etmek ister insan. Alışılmış olanın sıcak duygusu, bilinmeyen başlangıçlardan daha cazip gelir. Bununla kastettiğim, hayatınızdaki herhangi bir şey olabilir. Ama genellikle yarım kalan hikayeler bundan nasibini alır. Tutkunun ve acizliğin doruğa ulaştığı nokta, yarım kalmışlık. Bir gün, aşkın kendimizce tanımından söz ederken birisi bana “bunu lütfen yaz” demişti. Herkesin bu konuda yaşadığı deneyimler tamamen farklı  olduğu için tanımı da milyonlarca farklı şekilde yapılabilir. Bu yüzden değil midir aşk üstüne yazılan şiirlerin, öykülerin, efsanelerin bitmez tükenmez bir kaynaktan oluk oluk akması? Birinci kural korkmamak. İnsanlar değerli bir şey bulduklarında neden heyecan değil de korkuya kapılırlar? İkincisi ise tamamlanamamak. Bu iki aşamayı geçebiliyorsanız da, üçüncüde zorlanacaksınız. Unutmak. Unutmayı çok istemekle unutmak arasındaki derin uçurumun kenarında yapayalnızsan, aşkı çoktan bulmuşsun ve kaybetmişsin demektir. Doğanın muhteşem kanunu böylesine acımasız çalışır. Tabi ikinci ve üçüncü kural arasında tırnak içinde “yaşamak” var. O, ruhlar aleminde çok kısa bir gezinti olduğu için ayrıca belirtmeye gerek görmüyorum. Çünkü esas kurallar içinde baskın olan hissiyat yaşayabile-memek. İşte aşk tam da burada gizli. Kısacık hayatlarımıza sığdırabildiğimiz; kucak dolusu telaşa kapılıp bir kenara ittiğimiz ama asla vazgeçemediğimiz aşk. O gizemli duygu… Sis çökmüş bir denizin alacakaranlığına dalmak gibi ürkütücü… Kendini gizleyerek kaçak dövüştüğün…Oysa tüm kartlar açılmış ve sen ruhunu çoktan masaya koymuşsundur. Ruhun ele geçirildiğinde anlarsın. Eğer iliklerine kadar yaşamak istiyorsan, buna razı olmalısın. Önemli olan ruhunu geri almak değil, onu bu acıdan nasıl arındıracağının yollarını bulmak. Her konuda olduğu gibi bu konuda da “doğal” olanın saf ve gerçekliğine inanmalı. Gereksiz ayrıntılar içinde boğulmaya vakit yok. Zira ikinci ve üçüncü madde arasındaki  süre epey kısıtlı. Neden alışverişe ayırdığımız zaman daha fazla? Yemek yemeye, uyumaya, saçmalamaya, tembelliğe, işlerimize? Neden sokağa çıktığımda gördüğüm yüzler anlamsız? Neden bomboş konuşmalarla harcanıyor zaman? Bu öfke, bu hissizlik neden? Neden daha dipten, derinden düşünmeyiş? Gerçekler karanlık ve ürkütücü geldiği için mi kolayı seçmek? Hayat, evlilik ve ilişkiler; alışveriş merkezlerinde el ele tutuşarak çılgınlar gibi vitrinleri incelemek, sepetini doldurmak ve yiyip içmekten ibaret sanırım. Çünkü görebildiğim, gördüğümü zannettiğim tüm manzara bu. Tüketim çılgınlığının, insan genetiği üzerindeki ciddi tahribatı… Bomboş ve anlamsız bakan gözler, incir kabuğunu doldurmayacak sözler… Yaşayan ölülere mi dönüşüyoruz? Sahte kimliklere mi bürünüyoruz? Sadelik bu kadar mı zor bizim için? İnsan ırkının dışında doğaya ve hayata dair her şey sakin bir uyum içinde hayatını sürdürüyor. Doğanın dünyaya olan aşkı bu. Biz ise yakıyor, yıkıyor, hırslanıyor, kıskanıyor ve açgözlülükle yoğruluyoruz. Zaman içinde, zamansızlığı unutuyor belleklerimiz. Bu yüzden incelikli değiliz artık aşka. Bu yüzden nezaketsizliğe dönüşüyor büyük tutkularla başlayan hisler. Aşk, raf ömrü tükenmiş bir kavanoz dolusu kalp ağrısı; ağızlarımıza çalınmış bir parmak bal şimdi. Aşkı hayatımızın neresinde unuttuk? Hatırlayabiliyor muyuz? Belki de aşkın tanımını çöpe atsak yalın gerçekle karşılaşırız. Çünkü tutkunun pençesinde hırslanan, bencilleşen ve arzulayan insanın en büyük yanılgısıdır aşk. Ona nefes veren diğer duygular olmadan tek başına bir hiçtir. Örneğin en iyi dostlarınıza bir bakın. Onda gördüğünüz ve sevdiğiniz her şey, aslında kendinizde de olmasını istediğiniz özelliklerdir. Samimiyet, başarı, özgüven, coşku… Hayata bakışın ‘bir’ oluşu değildir insanları birbirine yakın tutan. Kendi eksikliklerinizi tamamladığını ya da tamamlayacağını düşündüğünüz birer yansımanızdır. Bu yüzden de birlikte vakit geçirmekten keyif alırsınız dostlarla. Aşk bunun farklı bir versiyonudur. Kadın ile erkeğin dünyaya yansıması her ne kadar zıt olsa da bizi tamamlayacağına inandığımız kişilere aşık oluruz. Yani en başa dönersek eğer; her insan aslında kendine aşık narsistten başka bir şey değildir. Gözden kaçırılan nokta, aşkta da dostluk duygusunun ilk sıraya konması gerektiğidir.  
Günümüz insanının çözemediği sorun bence şu; sahte ve yalan hayatlardan örülü bir duvara çarpmak, gerilemek, çarpmak… Kanayıncaya ve kanatıncaya kadar. Saf ve gerçek olana duyulan ‘gerçek’ özlem, belki bir gün tüm duvarları yıkmamızı sağlar. Ve biz hala hayatta kalanlar, yolumuza devam ederiz. Tüm bu cümlelerin ardından yine de fısıltıların yükseldiğini duyar gibiyim. Haklısınız. Bunca söze hiç gerek yoktu. Aslında aşk sadece bir insanın canını delicesine yakma isteğiydi…





31 Temmuz 2016 Pazar

Uğruna gözyaşı döktüğüm her şeye elveda

İsmimizin harfleri arasında tutsak geçen bir hayatı yaşıyoruz. O harflerden kendimize bir yol yapıp, ardımıza bile bakmadan uzaklaşıyoruz başlangıçtan yok oluşa, sanki her şeye çok geç kalmışız gibi. Yaşamı kısaca kestirip atamazsın, olur olmaz nedenlerle uzatamazsın. Eğip bükebilirsin belki ama parçalayamazsın. Yeniden şekillendirip karşıdan bakar, beğenmezsen de küsüp ağlarsın. Kendini kaybedersen, yolunu kolay kolay bulamazsın. Çünkü insanoğlu gariptir ki, acı çekmekten ve çektirmekten gizli bir haz duyuyor. Ama kendine, ama başkalarına. Acının verdiği keyifle coştukça coşuyor, sonunda mutsuzluk dev bir kartopu gibi büyümüş oluyor. Huzurlu yaşamın sırrı, öncelikle ruhunu özgür bırakmaktan geçer. Özgürlük de, cesaretten can alır. Her şeyin başında, daha dünyaya gelirken sunuluyor bize özgürlük. İlk sınavımızdaki seçmeli sorulardan birinin yanıtıdır belki de. Onu seçmekse tercih meselesi. Biz her zaman kolay olanı seçiyoruz tabi. Çünkü iki yüzlüyüz. Bir yanımız aydınlık, diğer yanımız elbette karanlık. Karanlığın gizemi aydınlığı bastırıyor, albenisiyle içine çektikçe çekiyor, amansız bir yolculuğa çıkılıyor sonuçları baştan belli olduğu halde. Aslında mutluluk çok kolay elde edilebilir. Basit bir hayat yaşamaktan geçer yolu. Çevrene saçtığın ışık ve sevgi kadar büyür, sonunda en güzel armağanı verir sana. Yanında seninle birlikte yürüyen insanlar, yani dostlar. Aydınlık ve basit bir yolda sadece insan biriktirmiş olursun. Zaman zaman elbette boşluğa düşecek, elbette çıkmaz sokaklarda günlerce belki aylarca koşturacağız. Ama hiçbir zaman güneşin doğuşunu en muhteşem haliyle tekrar izleyemeyeceğimizden bahsetmeyin bana. Bir hayal ürünüymüş gibi değil, kanlı canlı yaşamaktan bahsedin. Coşku dolu, telaşlı, heyecanlı... Sıfatı bol bir hayat, anlamlı. Kafa karıştıran sorulardan uzak, sadeleşmiş bir ruhun serüveni her zaman mutlu sonla biter. Bu basit ve tek yoldur. Cevapsız soruları, kafa karıştıran senaryoları, gereksiz fazlalıkları bir kenara bırakın. Zira dünya bu kadar ağırlığı üzerinde taşıyamayacak kadar yaşlı ve yorgun. Taşıdığımız her yük bizi kendimize köle ediyor. Oysa hiç birimiz bedenlerimize hapsolmuş birer ruhtan ibaret değiliz, bu bedenler için seçilmiş ruhlarız. Bu da insanoğlunu özel kılıyor. Yaşam, nasıl doğduğumuzdan çok nasıl öleceğimizle ilgilidir. Tam da bu yüzden, bu iki nokta arasındaki en kısa uzaklık, onları birleştiren doğru parçasının uzunluğudur. Tıpkı matematikte olduğu gibi. Doğru sonuca giden en kısa ve basit yol...
Kendinizi her konuda fazlaca mükemmel olma çabasından arındırın. En güzel yazınızla yazmayıverin her yere. Kargacık burgacık harflerle daha iyi anlaşırsınız belki. Sorunlara gereğinden fazla odaklanmamalı mı acaba? Bunu yaptığımızda sanki çözümden de uzaklaşıyoruz gibi. Bazen oluruna bırakmak en iyisidir. Görmek istemediğimiz şeyler olur ara sıra. Bakmamayı öğrenmeli mesela. Cevaplarının canımızı yakacağını bildiğimiz soruları sormamak nasıl olur peki? En saf yanımız çocukluğumuzdu. İçimizdeki çocuktan uzaklaştığımız kadar kirlendik hepimiz. Tozu dumana katarak büyümeye çalışırken bir var olup bir yok olduk. Hatırlamaya çalışın, aklınızda çocukluğunuzdan kalan neler var? Ve ara sıra dua edin tanrıya. "Ya yetinmeyi öğret bana, ya da mücadele etmeyi. İkisinin arasında kalırsam eğer boşlukta kayboluyorum" diye. Hiçbir ruh haline mensup olmayın. Zaman kaybından ve gereksiz takıntılardan başka bir şeye yaramıyor. Baktınız ki size uymuyor, değiştirin gitsin. Aşkı boş yere aramayın, inançsızlıktan değil, zamanı geldiğinde o sizi bulur zaten. Aşkın sonu selamet mi diye de sorgulamayın, siz sorularla boğuşurken o avuçlarınızdan sessizce uçar gider. Bunun yerine aşkınızın her şeyi olmayı deneyin. Havası suyu, toprağı, gökyüzü... Yani ona dokunan her şey... Ve; ansızın ölüverirseniz eğer, düşündüğünüz en son şey o olsun diye, inanılmaz sıklıkla onu geçirin aklınızdan günün her saatinde. Aşkınız, aynı zamanda en iyi dostunuz olmalı ki konuşmalarınız hiç tükenmesin. Çünkü tüm ayrılıklar, olmadığınız birisi gibi görünmeye çalıştığınızda yaşanır. En doğal halimizi, en acınası, en zayıf yanlarımızı hep iyi dostlarımız bilir. Ve bundan keyif almaz, bizi tamamlamaya çalışırlar. Aşk da bir tamamlanma hali olmalıdır. Birisine hayatınızı anlatırken iyi düşünün, çünkü bu şekilde onu hayatınıza almış olursunuz. Unutmadan; bir şehri çok sevin ki, siz ondan ayrıldığınızda sokakları sizi hatırlasın. Kendimizi bir yere ancak böyle ait hissedebiliriz.
Tutunacak dallarımız sadece içimizde filizleniyor.
Hayat, biriktirebildiğimiz güzellikler kadar, hayat bir güne sığdırabildiklerimiz kadar...Hiç bir kitapta tanımlanamaz mutluluk. Çünkü o bize ait, bize özel. Bizim yolumuzda ve seçimlerimizde...
Ben kendime çoktan söz verdim, uğruna göz yaşı döktüğüm her şeye elveda...









31 Mayıs 2016 Salı

Sorular Cevaplar

Yeni,
Yepyeni bir hayat teklif edilse ne yapardınız?
Tüm anılarınızın silindiği,
Yaşanmışlıkların, hataların, doğruların tamamen yok olduğu,
Beyaz bir sayfa, işte o çok istediğiniz...
Daha güzel olduğunuz,
Daha zengin,
Daha başarılı,
Daha çok sevilen,
Daha farklı,
Daha.
Daha..
Daha...
Sonu var mı?
Nereye sığacak bu dahalar?
İşte bu kadarız, yani olduğu kadar.
Daha fazlası ancak başarabildiklerinden, yeteneklerinden ibaret.
Olmayacak hayaller yorar, acıtır, incitir, yabancılaştırır seni kendine.
Eşyaların, paranın ve kibrin tutsağı olursun.
Oysa dileğimiz özgür olmaktı.
Bembeyaz bir sayfa içinde, geçmişi de yok etmeden yürüyebilmekti özgürlük.
Hayat, yaşanmışlıklardan ve geçmişimizden ibaret bir masal olacak.
Düşündüğümüzün aksine,
Hayat şimdide değil, geçmişimizde gizlidir.
Geride bıraktığımız her saniyede.
Şimdi ise, aslolandır.
Sonrası, rüyadır.
Ötesi artık falandır, filandır.







13 Kasım 2015 Cuma

Biliyor musun?

. . . Layıkıyla sevebilmek için seni,
Öncende bildiğim ne varsa unuttum . . .
İnanamazsın anlatsam;
Okuduğum kitaplardan, dolaştığım şehirlere,
İzlediğim filmlerden, aklımdaki cümlelere...
Seni bulmak için kayboldum
Senden evvelki yollarda.
Buluştuk,
Bitmez dedik,
Bitmeyecekti,
Bitmedi ki. . . 






12 Eylül 2015 Cumartesi

Gören Gözlere Bir Şans

Renklerin ve seslerin birbirine karıştığı, kelimelerin kendiliğinden akıp gittiği coşkulu umutlu bir hayat düşledik. Onca çabaya rağmen düşlerimiz gerçekleşmedi ve geldiğimiz noktada acılarımızla, kırılmışlıklarımızla baş başa kaldık. Yaşam enteresan ve değişime açık bir serüvendir oysa. Bu serüveninizde yaşadıklarınızla tek başınıza mücadele edemiyorsanız, size bir şekilde dokunmaya çalışan insanlara izin verin. Gerçekten güvendiğiniz, sizi incitmeyeceğini bildiğiniz, sizi kusurlarınızla da seven insanlarına eleştirilerine kulak verin. Onlar yaşam kalitenizi yükselteceklerdir. Sizde gördükleri eksiklikleri size karşı kullanmak için değil, onları törpülemenize yardımcı olmak için yanınızda var olacaklar. Siz zaten bunu biliyor, buna inanıyor olacaksınız. Böyle olduğu halde sabit fikirli olmaya devam ederek ya da size iyi gelecek önerileri görmezden gelerek yaşamak istiyorsanız elbette siz bilirsiniz. Bu insanlar bir süre sonra size dokunmaktan vazgeçecektir zaten. Değişmek çok zordur, ama her zaman söylemez miyiz önemli olanın zoru başarabilmek olduğunu. Denemeye bile çalışmıyorsanız eğer, sizin için çaba gösterenlere haksızlıkları en büyüğünü yapmış olmaz mısınız? Bazen baktığımızı göremeyiz. Tüm duyularımız hayata kapanmıştır. Böyle anlarda, bizim yerimize görebilen biri varsa bu şansı elden kaçırmamak gerekir. Sonuç hayal ettiğimiz gibi olmayabilir, fakat gören gözler bizi dipsiz kuyulardan da çıkarabilir. Onların fikirlerine hemen karşı çıkmayın, anlamaya ve kendinize uyarlamaya çalışın. Ama gerçekten çalışın… Elinizin tersiyle ittiğiniz; sizin huzurunuza, mutluluğunuza ve hayallerinize açılan gerçek kapı olabilir.


22 Haziran 2015 Pazartesi

Her şey Yolunda!

Selam. Kim miyim? Ne miyim? Mühim mi? Şimdiki zamanın bu mekanından biyolojik gerçeklikte biriyim sadece. Belki Elektra’yım, belki de Kassandra. Aslında en çok da Morpheusum ben. Zamanın med-cezirinden apayrı bir masal kulesinin sular altında kalmış batığından geldim belki de. Ya da bir kolajın sorunsal parçalarından… Bir örümcek gördüm gelirken. Taze ağlarını örüyordu zamanın unutulmuş bir köşesinde. Ve ben yürüyordum ışık hızıyla yeniden dizayn edilmiş bir yolda. Ölü kitaplar, ölü evler, ölü sokak lambaları, ölü kuşlar serpiştirilmişti etrafa. Elimdeki aryballosta sakladığım –dumanlı serseri- iksiri çıkartıp döktüm üzerlerine. İksirin formülü mü? Biraz hüzün (olmazsa olmazım), bazı düşler, gece yarısı, birkaç defne yaprağı, bir kuyruklu yıldız, eski bir hanın gölgesinde açmış mor salkım çiçekleri, arnavut kaldırımlı sokaktan yürüttüğüm tabela (sokağın adını veremem), iskele, tahta köprü,elma ağaçları, birkaç küçük cam şişe, ihanet, iki nazar boncuğu, kıyıdaki sandalda bulduğum mantar tıpa, pastel boya kutusu, çocukluğumun kumaş bayram mendili,ıslak toprak kokusu, C6H5(NH2)CH3 ve beyaz begonvil… İşte tüm bu malzemeyi gönül kararı karıştırıp döküyorsun ölü nesnelerin üzerine. Canlanıveriyorlar bir anda. İşin sırrını merak ediyorsan, onu da yüreğinde çözeceksin. Devam ediyorum yoluma. Yürüdükçe değişiyor üstüm başım. Saçımın rengi, tenimin kokusu, giysilerim… Bir kızılderili geçip gidiyor yanımdan. Ardından bir eskimo. Yolu şaşırdım galiba. Burası – yok zaman- olmalı. Zaten varabileceğim –son nokta- adında bir yer yok ki. “Geldin, artık bitti” diyen çok yanılır. Yaşamımla çelişmektir bu. Aniden ayaklarım yerden kesiliyor. Uçurumların, çatıların, içi renkli sularla dolu dev akvaryumların, sevdaların, insanların üzerinden geçiyorum. Gül  suyuyla karışık fesleğen kokuyor soluduğum hava. Uzaklara yenik bedenler, ruhlarını besliyor burada. Kaygısız bir curcunanın tam ortasındayım. Dilenciler, sağa sola atılmış sahipsiz sevi parçacıklarını toplamakta.


Şimdi, uyan artık bu düşten diyorsun. İyi de, bu bir düş değil ki ya da varsayım. Asıl gerçeklik burada. Esas zannettiğimiz dünya, pes edip intihar edecek nice gün batımı sonra. İnsan eliyle yoğrulmuş, yapay bir küre artık o. Üzerime gelen beton yığınları, otomobil kornaları, trafik ışıkları, bankalar, yangın söndürücüler, fabrika bacaları, robotlaşmış insanlar… Aslında benimle herkes, farkında değiller ve sadece rüyalarında tadabiliyorlar bu büyüyü. Onlar ay çöreğine dokunabiliyor , bense ay tozlarında dans ediyorum. Deniz yıldızı kurutup saklıyorlar unutmak için bir kenarda, ben yıldızlarla ışıyorum, uçuşuyorum. Hiçbir şey acıtmıyor. Burada HER ŞEY YOLUNDA!...................................