30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni bir yıla girerken...

Başlangıçtan bugüne, dünyanın kaderi güneşin etrafında dönüp durmak. Hep aynı yörüngede, aynı hızda, aynı zamanda tamamladığı bu eşsiz yolculuğuna dahil ettiği bizler de, kimi zaman mutlu kimi zaman bezgin bir şekilde onunla birlikte yol almaya çalışıyoruz. Çoğunlukla kendimizi kurtarmaya çalıştığımız bu yolculuğun yarısını yorularak, sıkılarak, halinden şikayet ederek geçiriyoruz. Hiçbir şeyi anlamaya çalışmadan, anlamını bulamadan tamamlanan bir yolculuğun insana ne faydası dokunabilir ki? Her yeni yıla başlarken yepyeni kararlar alır fakat hiçbirini uygulamayız. Geçmişimizle yaşarken, geleceğimizi görebilme şansımız olmaz ki. İleriye dönük hedeflerimizin arasında olmalı mutlaka "kendimiz için yaşamak", "Dünya değişirken yerinde saymamak", "Aile ve dostlara daha fazla zaman ayırmak", " Sevmek, sevilmek" ,"Yeri geldiğinde acılara katlanmak." Hayatımızın son bir yılını gözden geçirdiğimizde önceki yıllara göre ne kadar yozlaştığımızı, sevgisizleştiğimizi, umursamazlaştığımızı ve mutsuzluğa doğru giderek daha da hızla sürüklendiğimizi görmek mümkündür. Kendimize itiraf edemediğimiz, kabullenemediğimiz tüm olumsuz yanlarımız bizimle birlikte giderek çoğalmakta. Çünkü, dünyamızın kaderi bu. Yani bizim de kaderimiz... Her kıtada yaşanan sayısız katliamlar, eşi benzeri görülmemiş acılar...İnsanın olduğu her yerde yaşanan ve yaşanacak yıkımlar... İnsanoğlu kendisini değiştirmedikçe; rekabet, hırs, öfke hüküm sürdükçe iyiye ve güzele olan inanç da gün gelip son bulacak. Aslında, bazen bizi kurtaran, bir başkasının çektiği ızdıraptır. Duyarsızlığı bir kenara bırakıp silkelendiğimizde, aynaya değil de etrafımıza bakmaya başladığımızda, "işte tam da o zaman" yeni bir dünya yılını kutlamak mümkün olacaktır! 2014 barış ve umudun yılı olsun... Her gönülde, her iklimde...


24 Aralık 2013 Salı

Florya'da gün batımı

Yetmiş sekiz yıldır her akşam güneşi uğurluyor denizin üzerinde yükselen bembeyaz bina. Mavi sularla mimarinin en güzel bileşimi diyebilirim Florya Atatürk Köşkü için. Manzara, tarihin kokusuyla karışıp insanı bambaşka alemlere sürüklüyor. Önce, göğün kızılımsı notalarıyla iç içe geçmiş ve adeta birbiriyle dans eden bulutlar dikkatinizi çekecektir. Ardından da bu muhteşem tabloya serpiştirilmiş irili ufaklı balıkçı tekneleri ile uzaklarda demirlemiş gemiler... Denizdeki tüm bu hareketli kalabalığa rağmen, kumsal ıssız ve bembeyaz bir yalnızlığa bürünmüş. Çınar ağaçları ise baştan aşağı baharı giyinmiş sanki.

Köşk, 1935 yılında İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılıp Atatürk'e hediye ediliyor. Mimar Seyfi Arkan tarafından yazlık konut olarak tasarlanıp uygulanan yapı, Atatürk döneminde önemli davetlere ve bilimsel toplantılara da ev sahipliği yapmıştır. Köşk 14 Ağustos 1935 tarihinde tamamlandıktan sonra 21 Ağustos 1935 Çarşamba günü Bakanlar Kurulu Atatürk başkanlığında burada toplanmıştır. Üç yıl boyunca belirli aralıklarla burada kalan Atatürk köşkü yazlık çalışma ofisi olarak kullanmış, ayrıca devlet görevlilerini de burada kabul ederek yazışmalarını buradan yürütmüştür. O tarihlere şöyle bir dönecek olursak köşkte ağırlanan konukların en önemlileri arasında İngiltere Kralı VIII. Edward ve Windsor Düşesi Wallis Simpson'da vardır. Atatürk tarafından son olarak 28 Mayıs 1938'de kullanılan köşk, onun ölümünden sonra T.C. Cumhurbaşkanlarına da ev sahipliği yapmıştır. Ağustos 1996'da restorasyonu tamamlanan köşk, Atatürk Müzesi haline getirilmiştir. Tüm bu özellikleri bir yana, yapının içinde gezindiğiniz her an eşyaların adeta canlanarak size bir şeyler anlatmaya başladığını hissedebilirsiniz.

Attığım her adımda geçmişe doğru hiç durmadan ve yorulmadan koşturuyorum. Giriş kapısı mutfağa açılıyor. Tavana kadar bembeyaz olan dijital bir sistemle havalandırılan mutfaktan koridora geçiliyor. Bir ucundan başlıyorum dolaşmaya. Karşıma ilk önce Atatürk'ün çalışma odası çıkıyor. Kahverengi ve beyazın hakim olduğu odada, ahşap çalışma masası ve odayı iki yönden çevreleyen kitaplık dikkat çekiyor. Kitaplığın raflarında onun hakkında yazılmış yerli ve yabancı yayınlar da dizili. Lacivert üzerine kırmızı gül desenli koltuklar, konuklarını bekliyor sanki. Toplantı salonunda Alman yapımı bir plak çalardan sakin ezgiler yükseliyor. Büyük toplantı masası etrafına dizilmiş sandalyeler, eflatun berjerler ve duvarlarda Atatürk'ün çeşitli portreleri... Yavruağzı perdelerse gün batımına aralanmış. Yatak odasında, yatağın üzerindeki işlemeli bembeyaz örtü bir daha açılmamak üzere örtülmüş. Yatağın baş ucundaki modelin üzerinde Atatürk'ün bire bir ölçülerinde hazırlanmış bir kıyafetini görmek mümkün. Oturma odası ufak ve insana rahatlık duygusu veriyor. Odanın dekoru; çiçek desenli bir kanepe, şezlong ve birkaç koltuktan ibaret. Manevi kızı Ülkü Hanım'ın yatak odasında o dönemdeki yaşına uygun olarak küçük bir yatak ve küçük sandalyeler bulunuyor. Buradan da misafirler için hazırlanan yatak odası ve yabancı konukların bekletildiği odalara geçiliyor. Tüm bu odalar balkona açılıyor. Balkonlar şehre bakmadığı için kendinizi ıssız bir adada gibi hissediyorsunuz. Yat iskelesi uzanıyor denize doğru. Su temiz ve sığ. Denize inen merdivenlere oturarak suya dokunuyorum; deniz, köşke binbir selam getiriyor yılları ve uzaklıkları damıtarak. Binayı karaya bağlayan iskeleye yöneliyorum. Zamanı adım adım geçmek gibi bir şey bu...

Bahçede, küçük yeşil yapraklı bitkilerin içinden seslenen kırmızı çiçekler buraya ayrı bir renk katıyor. Çimlerin üzeride iki beyaz tavşan yavrusu görüyorum. Öylesine hareketsizler ki; köşkün dilsiz deviniminde hissettiğim canlılık, onları birer küçük heykel gibi görmeme neden oluyor. Cam kubbeli çay salonuna oturup, beyaz çerçeveli pencereden köşkü ve bahçeyi seyrederken dalıp gidiyorum 17. yüzyıla. O yıllarda bu civarda küçük köyler ve bu köylerin hemen yakınında güzel bir padişah bahçesi varmış. İsmi de "Filurya" imiş. Yani bugünkü adıyla Florya, her dem güzel her dem etkileyici...Müze olarak hizmet vermekte olan köşkü mutlaka görmenizi tavsiye ederim.

Zaman, her şeye kendi duyarlılığında dokunarak geçiyor. Köşk, her zerresine ruhun işlediği görsel öğeler sayesinde geçmişten bugüne köprü vazifesi görüyor. Bu huzur dolu ortamdan, benliğimdeki bir çok rahatsızlığı sağaltarak çıkıyorum ve son kez dönüp bakıyorum arkama. Köşkün çatısı ve iskele martıların istilasına uğramış acaba kaçıncı defa? Güneş, adeta alev alev yanarak akıyor denizin sularına doğru. Anlıyorum ki, gün batımı da Florya da asılı kalmış...















23 Aralık 2013 Pazartesi

" Af " diliyorum hayattan

İnce, buzdan bir ipin üzerinde yürüyoruz çoğu zaman. Anlamını bulmak, tamamlanmak bizim en büyük derdimiz. Kendimizle yüzleşme çabalarımız ise hep boşa çıkıyor. Daha yenilenememişken, yeniliyoruz yaşamak denen kavgada. Zaman geçtikçe gerçek amacımızdan uzaklaşıyor ve asla yapmam dediğimiz şeyleri yapmaya başlıyor, dönüşü olmayan yanlışlara doğru yol alıyoruz istemeden. Duvarların hüküm sürdüğü, hayallerin bozkırlara dönüştüğü bir dünyada yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Terk edilmiş bir yavru köpek kadar çaresiz, kimsesiz, ürkek adımlar atmak zorunda kalıyoruz geleceğe. Henüz vakit varken uyanmak gerek. Kendini çaresizliğe adamak her zaman en kolay yoldur. Zor olan; güçlü olmak, sindirilmeden özgürce yaşayarak kendin olabilmektir. Kendin olmak, bencil olmayı gerektirmez asla. Bunun ayrımını da iyi yapmak gerek. Değişim yararlıdır, elbette dozunda olmak şartıyla. Her aşama bizi ya sağ salim kıyıya çıkartır, ya da azgın sularda tek başına boğulmaya terk eder. Yanlışa ufak bir dokunuş, sonun başlangıcıdır her zaman. Uzaklaşırken görürüz kendimizi yanı başımızdan. Geride kalanı ise tanıyamayız; bir yabancıdır o artık aynadan her sabah bize bakan. Söylesenize, dar ve ıssız geçitler, gün ışığını bulmaya yeter mi?

Şimdi, geldiğim bu noktada sana yalvarıyorum tanrım! Ne olur kalbime geri koy tüm umutlarımı, inancımı, beni ben yapan doğrularımı...Biliyorum, bu kaçıncı yanlışım; kendimi ararken kaçıncı kayboluşum yolumdan. Kimliksiz bir dünyanın kurbanıyım. Hayat, lütfen beni bir kez daha affet...



28.07.11 " Aliş "




17 Aralık 2013 Salı

Dünya değişmez

Kimse kimseyi sevmiyor artık. Herkes bir başkası olma çabasında çünkü. Hayatı sorgulamak yerine, sıradanlık çamurunda birbiriyle ile boğuşmayı tercih ediyor herkes. Özellikle de parasal anlamda güçlü olanlar; emekleri sömürmeye, insanları sindirmeye, kullanmaya, işi bittiğinde de kolayca harcamaya meyilli. Biz en büyük umutsuzlar, tüm çabamızla dünyayı değiştirmeye çalışırken bir de bakmışız ki zamanla kendimiz kendimiz değişmişiz ve yok olup gitmişiz bu düzenin içinde. Kişi, ilk önce kendi batağına saplanır hayatta. Sonra birbiri ardına gelir öldürücü darbeler. Alışkanlıklarımız bizi yok eden en güçlü silahlardır ve insanoğlu alıştığı hiçbir şeyden kolay kolay vazgeçemez. En zengini de, en fakiri de, en güçlüsü de nasibini alır bundan. Güçlü olan, alıştığı gücü kaybetmemek için varını yoğunu koyar ortaya. Dünya ile savaştığını zanneder aslında kendi kendini yok ettiğini bilmeden. Tabi bu savaşta ezikler de rol alır ve bir kaçı mutlaka yaralanır. Ama nihayetinde, bu savaşın bir galibi yoktur. Zamanı geldiğinde gücünü, tasını, tarağını toplayıp terk-i diyar etmek kalır ademoğluna. Yaşanılanlar ise zalimin yanına mı kar kalır, yoksa bir başkasının yarınına mı kar kalır bilinmez...



15 Aralık 2013 Pazar

Bir mektubun hikayesi...

Bir mektup yazmaya başladım geçen gün sonsuz mutluluğun esaretinde. Bittiğinde usulca katlayıp zarfa koydum. '' Bahar çiçeklerinin kokusunu gönderiyorum sana'' diye başlayan cümleler, bir kaç gün sonra onun ellerine dokunacaktı içimden akıp. Zarfı açtığında, yüzünde çocuklar dans edecekti. Rahat bir koltuğa oturup kahvesini de alacaktı yanına. Kendisini bir anda saran çılgınsı duyguların, biraz durulmasını bekleyecekti bitmeyen sabırsızlıkla. Anlık heyecanlara kapılarak, hoyratça yırtıp açmayacaktı kutsal cümleleri. Ne mi yapacaktı? Benim her mektubunu alışımda yaptığım gibi önce zarfın kokusunu çekecekti derinliklerine. Zarfın aştığı kilometrelerce uzaklardan gelen farklı manzaraları görecekti bu kokuda. Salkım salkım üzümlerin, turunçların, topraktaki tütünün, kır çiçeklerinin kokusu dolacaktı içine. Eski bir plaktan gelen, hüzünlü ama sevgi dolu notalar yükselekti kokuların arasından. Bir köşesinden yavaşça açacaktı zarfı. Kelimelere yüklediğim hayatı ve yüreğimi alacaktı avuçlarına. Okudukça, gülümseyen ılık bir yağmur başlayacaktı gözlerinde. İç denizinin dalgaları, coşkuyla kıyılara vurmaya başlayacaktı. Bir süre sonra dalgalar durulacak, göl gibi sakin ve huzurlu olacaktı her yer.
Mektubu okuduktan sonra; içini kurumuş çiçek yapraklarıyla doldurduğu, küçük ahşap sandığın içine koyacaktı. Pencerenin önündeki masaya doğru yürüyecekti usulca. İnsanların telaşla koşturmalarını ve yağan yağmuru izleyecekti. Noktaların yerine minik yıldızlar, virgüllerin yerine çiçekler, ünlemlerin yerine kalpler koyduğu bir mektupla cevap verecekti bana. Yaşamın, katlanılması çok zor olan acılarına kendince bir darbe olacaktı yazdıkları. İnsana özgü her duyguyu sığdıracaktı mektubun küçük ama tüm sınırları aşan dünyasına. Ve sonra, denizinin yarısı aydınlık yarısı karanlık olabilen kentin sokaklarında bir yürüyüşe çıkacaktı benimle. Yürüyüşümüz sona erdiğinde, müzik kutusunun hala o bildik melodiyi çaldığı (love story) bahçeli eve geri dönecekti. Ben de, masal lambasının cini gibi toz olup uçuverecektim yanından. Gün batmaya başladığında, denizin aydınlık tarafında birlikte bulduğumuz o parlak ateş taşını alıp elime saatlerce düşünecektim. O da beni izleyecekti düşündükçe daha da büyüyen sonsuzlaşan uzaklardan. Çıkmaz sokaklara hapsolmanın acısını duyacaktım iliklerime kadar. Ay ışığı yitip gidecekti uyumayı unuttuğum sayısız gecelerin birinde. Milattan önceki yaşanmışlıklar düşecekti aklımın uçsuz bucaksız düş denizlerine.
Bir şiirle son bulacaktı mektubu. Elleri kelepçeli bir güzü hatırladım / Belki yerine hiç varmamış bir mektuptun sen / Belki de zamansız bir elveda / Güzün sonunda . . .
Mektup, katlanacaktı anıların eşliğinde ve yola koyulacaktı hasretleri tüketmeye. Bir kaç gün sonra bana ulaşacaktı. Önce koklayacaktım zarfı; bana gelirken karşılaştığı sevdaları, acıları, coşkuları, umutları hissedebilmek için. Sonra, eskiden, çok eskiden yaşanmış bir güzü yeniden yaşamaya koyulacaktım parlak ateş taşımla...



Erdek/Ocaklar - Kış denizi (Bir taraf aydınlık bir taraf hüzün)

12 Aralık 2013 Perşembe

Yangında ilk kurtarılacak?

En tehlikeli hırsızlar, hayatımızdan çalanlardır. Kendilerinde hak olarak gördüklerini, bencilce ve acımadan alıp götürürler bizden. Her gün bir yalanı yaşıyoruz aslında onlar sayesinde. Mutsuz hayatlarımızın daha da kirletilmiş yanlarını açığa çıkartıyoruz. Çok uzak bir hayalden ibaret tümüyle kendimiz olabilmek. Tükenerek geçip gidiyoruz dünyadan. En büyük hırsız kendimiziz aslında. Zamanımızı, gücümüzü, hayallerimizi, varoluş sebebimizi çalıyoruz kendimizden. Ellerimiz yakamızdan düşmüyor bir türlü. Kurtaramıyoruz benliğimizi içine düştüğümüz bu girdaptan. Büyük bir yalan hayatımız. Ne bunca acı gerçek olan, ne de mutluluklar... Aynadaki de sen değilsin inan. Umrumuzda değil ki çalınmış mutlulukların getirdiği sahte güneş. Günler, daha da hızlı geçiyor kapımızdan. Ufukta, alev alev yanan bir gemi göründü.
Geldiğimiz bu noktada, üzerimize büyük harflerle yazmalıyız şimdi; "Yangında ilk kurtarılacaktır."


5 Aralık 2013 Perşembe

Yitik gölgeler

Hayatımızdaki aşılmamış yollar... Tarlalardan, ovalardan, dağlardan, nehirlerden geçen, asla sonuna varılamayan... Uzaklıkların sorunsal sınırlarıyla çevrili etrafımız. Nedense bir türlü kavuşturmayan, bizleri sadece ortak bir gökyüzü ve rüzgara mahkum bırakan uçsuz bucaksız yollar...Düşündükçe gözümde daha da büyüyen, çok yüksek bir kulenin kambur merdivenleri misali baktıkça uzayan kilometreler... Ya da sorun sadece içimdeki korku. Gönül yıkıntıları, hayal kırıklıkları, ruhani yangınlar, yani içimizde yaşanabilecek her türlü afet gelip geçiyor ama korkuyu bedenden uzaklaştırabilmek çok zor. Duvarların içine hapsolmuş gibi sıkışır kalırız o geldiğinde. Hele bir de hüzün varsa yanında, değmeyin o zaman keyfine. Bilirsiniz, hüzün büyülü anların vazgeçilmezi, hayatın olmazsa olmazlarındandır. Bir kolajın yüzlerce parçasından biri gibidir her şey. Anlamsız ve bir o kadar da bütünlenemez. Böyle yarım bir öykü işte şimdi anlatacağım da...
Dünyaya kahverengi bakan bir çift göz. Her sene zamanı geldiğinde yeniden dirilen bir bitki gibi uzaktan, ama çok uzaklardan yaşama ses veren. Tüm zaman ve mekanları ıskalayan ama yine de sımsıcak atan bir yürek. Ancak rüzgarlara asarak gönderebildi sesini. Diğeri, onu düşledi. Varolduğunu anladığında, ışıkları ve renkleri doldurdu içine. Ondan, rengarenk bir tablo istedi ırmaklarla çiçeklerin dirildiği. Kendisi de gökkuşağı olacaktı. Düşlere olacaktı tüm yolculukları, yan yana...Duvarındaki çivi, kitabındaki sayfa, koltuğundaki yastık, çay içtiği bardak, hiç bilmediği evinin küçük dünyasında herhangi bir eşya olup ona can verecekti. Belki gelecek yüzyıllara, belki de milyonlarca  ışık yılı sonraya kaldı karantinaya alınan aşk. Hala, bilinmez  bir gezegenin kayıp eşya bürosunda sahiplerini bekliyor bu hüzünlü şarkının notaları umarsızca. Oraya mahkum olduğunu, yağmurlarda yitip gideceğini bilmeden...
Ne çok şarkı yitti böyle asırlardır ve ne çok zaman geçti üzerinden çaresizliğimizin. Kendini affedebiliyor musun? Affedebiliyor musun dünyanın acımasızlığını? Yaşamdan geçerken geride bıraktıklarını toplayıp bağrına basabiliyor musun tekrar? Hayatının anlamını toprakla harmanladığın anı unutabiliyor musun? Arkanı dönüp gidemiyorsan emin adımlarla geleceğe; geçmişindeki gölgelerdir tek sığınağın. Öyle ki; bazı gölgeler, bin güneşin ışığından aydındır kıymetini bilene...
O gün bugündür adın her günümün güneşi...Işığım, her daim yanımda...

Öneri: "Cologero - Danser Encore"

Fotoğraf: 1997 Çanakkale - Sarıçay - Tahta Köprü

3 Aralık 2013 Salı

Dur lütfen, gitme kış...

Güneşin insanların tenine hapsolmaya meyilli olduğu günler yaklaşıyor, hissediyor musun? Yakıcı sıcakların öncesinde ılık, ürkek ama çılgınsı yağan bahar yağmurlarının tadına varacaksın. Yeryüzü ıslanacak önce bulutların altında. Ortalığı, toprak ve taze çimen kokusunun karışımından oluşan büyülü bir koku saracak. Günlerin getirdiği telaşla rolünü oynamaya çalıştığın yaşam sahnesinde, unutulmaya yüz tutmuş küçük mutlulukları yakalayacaksın belki. İnan çok az kaldı, beni duyuyor musun ?

Ağzı mantarla kapalı küçük şeffaf bir şişenin içine sakladığım duygularım birer birer ortaya çıkıyor şimdi. Canımın yandığını hissediyorum baharla birlikte gelen anılardan. Daha dün bir çocukken; şimdi büyüyüp de dünyayı her şeyiyle öğrenmeye çalışmak kanatıyor bazen üstünkörü kapatılan yaraları. Sabahın ilk saatlerinde bunları düşünürken; kumruların çınarlara akın ettiği uzun, soğuk ve hüzünlü günlerin ardından; çiçeklerle bezeli bir evren uyanışa geçiyor, görüyorum...Evin sıcaklığıyla buğulanmış camların ardından ıssız sokağı izlediğim günler bitiyor bitmesine de, içimdeki kış bitmek bilmiyor. Bitmesini hiç istemiyorum nedense...Baharı ne kadar çok özlesem de kıştır benim mevsimim.

Gönlümde dünkü çocuğun coşkun kahkahaları savrulurken, diğer yanda yaşamın alışamadığım engelleri göz alabildiğine uzanıyor sıra dağlar gibi. Öğrendim artık, evet zordur yaşamak. Yaşamı zorluklarıyla kabullenmek ise çaresiz bir mutluluk. Beklentilerimizi azalttıkça artan bir haz sunulur ömrümüze. Kısıtlı, alelacele yaşanan günlerle çevrilmiş buluruz kendimizi. Oysa ki bahar geldi yeryüzüne. Her yılın dörtte biri kadar, doksan iki gün, ikibinikiyüzsekiz saat, yüzotuzikibindörtyüzseksen dakika çarpı ömrümüz bahar...Geldi, geçiyor yine sevinçlerin mevsimi. Bir ucundan hayata bağlı, diğer ucundan aşka. Bazen bir hamal gibi sırtında taşır şımarık hallerimizi, bazen de kanatlarına sarar uçurur. Hayır, kendimi kaptıramam baharın sahte coşkusuna. Zamanla, hasretin duygusuzlaştırdığı kalbime isyandır çünkü bahar. Rüzgarla savrulurken, ruhum kayıp düşer ellerimin arasından ve paramparça dünya. "Sen , benim artık hiç gelmeyecek baharımsın." Kumsaldaki sandalımızın üzerine ilişip durgun kış denizini seyrederken düne, bugüne ve yarına dair aklımdan geçenler sadece bunlar...

Baharla başlayan her şey yeni bir baharda son bulur. İçimizde hüküm süren, sessiz bir kıştır.













28 Kasım 2013 Perşembe

Tamamlanamayan hikayelerin hazin sonu...

Bir hatıranın hüzünlü olması için çok da dramatik hikayelere gerek yoktur. Basit ve sade bir ayrılık hikayesinin içinde de çok büyük acılar gizlidir. Herkesin kendi derinliğinde yaşadığı aşk, gün gelir yine o derinlikte kaybolur gider. Gün yüzüne çıkartılamayan, konuşulamayan her şey yavaş yavaş küstürür. Konuşmadıkça uzaklaşılır aşkın merkezinden ve çekim gücünden. Tuhaf kalabalıkların içinde yapayalnız kalınır. En çok da kendinden kaçar insan; kaçtığı o ıssız yerde acısına bir mana da bulamaz. Çünkü, hesap kitap yanlış yapılmıştır. Elinde kalanlarla doyacağını zannederken, açlıkla terbiye etmeye çalışırsın ruhunun isyan eden çocuksu yanını. Tadı kalır sadece yarım yaşanmış          t a m a m l a n m a m ı ş l ı k l a r d a. Bitsin derken dilin, bir yanın ömrünce sürsün ister. Ama bomboş bir kumsaldır artık yüreğin. Dalgaların kıyılarına vurduğu, her vuruşta senden -parça parça- seni alıp götürdüğü... Eksikliğini daha da çoğaltmaya çabalar gibidir etrafında olup biten her şey. Sense olan bitenden bi haber, düşe kalka yürümeye çalışırsın. Elbette yine de yaşarsın; ruhun yaralı, organların delik deşik, unutmaya çalışarak , yaşarmış gibi rol yaparak , kanayarak, yalandan, sahte, anlamsız...  Başarılı bir oyunculuk sergileriz. Evet, aslında her birimiz çok başarılı oyuncularız. En iyi rolü de gözümüzün içine baka baka kendimize oynarız. Perde kapandığında; sahneyi terkeder, makyajımızdan arınırız. Geride bırakmaya çalıştıklarımız hala aynı yerde durmaktadır. Oyunculuğumuz, bir hikayeyi yeni baştan yazma gücüne sahip değilmiş, geç de olsa anlarız.

Herkesin hikayesi çok farklı. Ayrılık, dipsiz bir kuyu. Yaşamla ya da ölümle ilişkili her defasında. Deli gibi seversin, ama bir gün bitmek zorundadır. Dünyanın varoluşundan beri de hep böyle olmuştur. Yalın, abartısız, kısa ve net bir cümledir bu saatten sonra seni anlatan. Sonunda " Her şey bitti, böylece sen de bittin...
" A n l a m s ı z s ı n   artık, ne yaparsan yap bir daha asla   t a m a m l a n a m a z s ı n . . .




26 Kasım 2013 Salı

Sence şu an öfkeli miyim?

Ruhuma yaptığım bir başkaldırıdır benim öfkem. Derinliklerimde uyuklar, soluklanır; damarıma basıldığı anda tüm saldırganlığı ve yıkıcılığıyla gün yüzüne çıkar. Hepimizde böyle değil midir zaten? Şiddetle beslenen öfkemiz; sindirilmiş duygularımızdan, ilgisiz tavırlardan, umutsuzluktan, umarsızlıktan, fark edilememekten, anlaşılamamaktan kök salar ve yeşerir. Güya küçük şeylerden mutlu olmayı pek iyi biliriz. Bununla sınırlandırırız hayatımızı. Bir şekilde kendi kendimizi ezip küçültür, başkalarının da bu ezikliğimizden faydalanmasına müsade ederiz. İşin gülünç yanı bunu fark etmemiz de epeyce zaman alır. Çünkü sakin ve uslu bir kişiliğimiz vardır. Zaman zaman gösterdiğimiz tepkiler başkaldırı olarak adlandırılır ve yüzde yüz suçlu biz oluruz.

Sınırlarımıza müdahale edilmeden yaşayabiliyorsak, erdemli bir hayatın kapılarını açmışız demektir. Aslında bunu açıklaması da; tartışmalardan uzak, kendi kabuğumuzda yaşıyor olduğumuzdur. Ancak, toplum içerisinde çevremizle olan ilişkilerimizde yaşadığımız baskılar bizi öfkelenmeye doğru kuvvetle iter. Uygar olduğumuzu da nereden çıkardık? Ne yazık ki, tamamen ilkelliğin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Oysa ki; öfkemiz aklımızın ardında kaldığı sürece problem yoktur. Aslında bazı durumlarda duyarsız kaldıkça sakinleşir, sakinleştikçe olup bitenleri daha iyi değerlendiririz. Aklımızın alabildiği kadarıyla öfkemizi yontar, içinden çekip çıkarttığımız esere hayran kalırız. Mantık ve öfke ayrılmaz ikili olduğu sürece sorun kalmaz hayatımızda.

Engellenmiş, incinmiş, göz dağı verilmiş yaşamlarımızda duyargalarımızı açıp sürüleşmeden uzak kalabiliyorsak , henüz bu dünyaya uyum sağlayamamışız demektir. Uyum için, tepkisiz kalınmalı günümüzde. Oysa ki; kabuğumuzdan çıkıp kendimize has tepkileri vermek zorundayız. Tepki ise beraberinde öfkeyi de getirir. Öfkemizi küskünlükle, kinle, intikam duygusuyla bezeyerek aslında kendi yok oluşumuzun pimini çekmektense, aklımızın ve kişiliğimizin yoldaşlığında yola devam etmek en doğrusudur. Hayatta öğrenecek daha çok şey var. Öfkeyi doğru dozunda nasıl kullanırız? Elbette bazen unutarak...

Hafızam çok güçlü değildir benim. Uzun zaman önce okumuş olduğum bir kitabı bazen hatırlayamam mesela. Ya da eskide kalan insanların isimlerini. Zamanla filmlerin adlarını unuturum, bazen de sevdiğim ama uzun süredir dinlemediğim bir şarkının sözlerini. Unutmadığım bir tek  şey vardır. Yaşadığım anın güzelliği. Sonbaharın rengi, yazın coşkusu yaşadıkça güzelleşir. Zamanında değerlendiremediğim hiç bir dakika, ömrüme artı olarak yazılmayacaktır. Hayatımı, ben basit ya da zor hale getirebilirim. Söylesenize, bu durumda nasıl olur da yok yere öfkelenebilirim???


21 Kasım 2013 Perşembe

Gri şehrin hüzünlü aydınlığı...

Dostlarla çıkılan yolculukların tadı başkadır. Her seferinde, hayatı birlikte keşfetmenin tadını alırsınız. Sevdiğiniz, güvendiğiniz, başınızı omzuna rahatlıkla yasladığınız insanlardır onlar. Zor günleri birlikte yaşadığınız gibi, hayatın güzelliklerini de onlarla paylaşmak bambaşkadır. Ömrünüze ömür katar, birbirinizi yüceltirsiniz. Sevgiden de öte bir yoldur gidilen. Kısa ya da uzun olması fark etmez. Onlarla birlikte yürünen her yol aydınlıkla sonlanır.

Dostlarımla Anıtkabir'i ziyaret ettik geçen hafta sonu. Sakin, sıradan bir Pazar gününün içinden fışkıran insan seline karışarak, hüzün ve mutlulukla harmanlanmış bir zamanı yaşadık kısıtlı saatlerde. Hepimizin gözlerinde geleceğe dair bir umut, geçmişe dair bir özlem vardı. Sevgili Ata'mızın yaşanmışlıklarının izlerine yüreğimizle dokunmaya çalışarak gezdik yıllar öncesinden kalanların sergilendiği müzede. Her biri acıyı, insanı, ölümü, yaşamı, cesareti anlatan tablolardan canlanıp çıkıverecekmiş gibi görünen insanları izledik hayran bakışlarımızla. Birbirimize söylemesek de hepimiz düşündük gurur verici o tabloların içinde yer almış olmayı. Hayatın neresinde olduğumuzu ve bundan sonra nereye gidebileceğimizi sorguladık sessizce. Ankara'nın gri renginde ısıttık içimizi. Bizi biz yapan her şey geçmişimizde yatıyordu, bir kez daha anladık. Bazı yolculukların sonundaki aydınlık daha büyülü ve vazgeçilmezdir. Hele bir de dostlarla çıkılmışsa o yola ...







15 Kasım 2013 Cuma

Aşkı ne zaman incittik?

Önce beynimizde yarattığımız bir surete aşık oluruz. Hayallerimizin insanıdır o. Bizi cezbeden, küçük dünyamızın baş köşesine oturttuğumuz, sonsuza dek mutlu mesut birlikte olacağımıza inandığımız kişi. Sonrasında hayalimizdeki bu insana yani aşka ulaşabilmek için var gücümüzle çalışmaya başlarız. En önemli vazifemiz budur artık. Yaşantımızdaki diğer şeyleri itinayla bir kenara iter, varoluşumuzun nedenine ulaşmak için elimizden geleni ardımıza koymayız. İlk çağlardan beri insanın içinde gelişen belki de en ilkel duygu değil midir aşk? Aşkımızı yere göğe koyamayız, yeri gelince de yerden yere vururuz. Önce kırıp döker, sonra tamir edebilmek için her şeyi yaparız. Öylesine gözümüz döner ki; tamir etmek isterken bile örseler, hırçınca davranırız. Çünkü bizler insanız... Kendimizi ve en sevdiğimizi incitmek için yaratılmışız. 

Aşkın özünde ulaşamamak vardır. O insana değil, kendi yarattığımız surete ulaşamamaktır bu. Sevdiğimiz insanda olan ve bizim de aslında çok sevdiğimiz her özelliği değiştirmeye çalışır, onu olduğu gibi kabullenemeyiz bir türlü. Kendimizle savaştığımız her konuda, suçlu her zaman aşkımızdır. Elimizden gelse; onun bir heykelini yaparak istediğimiz gibi şekillendiririz. Canımız istediğinde kolayca parçalayıp, yok edebilmek için...  

Aşk bittiğinde bambaşka birisi haline dönüşürüz sevdiğimize karşı. Daha saldırgan ve yıpratıcı olabilmek içindir tüm çabamız. Bir zamanlar el üstünde tuttuğumuz ama yine de incitmekten de geri kalmadığımız insanı iyice küçültmeye, onu en can alıcı noktalarından vurmaya çalışırız. Aşkın özü, varken de yokken de incitmektir. İçimizdeki barbar, her yönüyle dolar taşar aşık olduğumuzda. Oysa ki sakin yaşanmalıdır aşk. Birbirinden beslenerek usulca büyütülmelidir; rüzgara, fırtınaya dayanıksız bir çiçek gibi korunup kollanarak. Öfkemizle harmanladığımız, adını güya "aşk" koyduğumuz bu şey; sadece bencilliğimizdir... Aşk, ben'ciliğin başladığı yerde bitmiştir...




11 Kasım 2013 Pazartesi

Hayallerimden Sonra

Ilık bir sonbahar akşamının keyifli esintisidir düş iklimi. Herkesin düşü farklı. Hayallerimizin başlangıç çağıdır kendi miladımız. HÖ. (hayallerimden önce) , HS. (hayallerimden sonra)... Ne değişti hayatımda? Yeni bir ben keşfettim kendimde. Korkularından arınmış, geleceğe dair beklentileri olan, savaşmaya hazır, cesur bir ben. Biraz da gamsız, tedirginlikten uzak, bazı şeyleri boş vermiş, günü yakalamaya ve yaşamaya çalışan ben. Hayallerimiz mutlaka gerçek olacak diye bir kaide yok. Mutluluğumuzun anahtarı bunda gizli değil bence. Bazı hayallerin gerçekleşmesi çabaya değil şansa bağlıdır. Ya da bir başkasında şans olarak adlandırdığımız şey, o kişi için yok edilemez bir lanettir belki de hayatında.

Hayallerin sonu yok. Ucu bucağı, gizlisi saklısı, büyüğü küçüğü yok...Bir bakmışsın, dünya ayaklarının altında, hala küçük bir çocuk gibi sallandığın salıncakta. Ya da yetmişindeyken dalar gidersin uzaklaşan feribotun ardından yeni dünyalara...Hayallerimin başladığı masal şehrinde bitti yine herşey. Hayat sürprizlerle ve tesadüflerle dolu. Acı ya da tatlı. Bazen seçme şansımız olmuyor. Bir başka hikayede uzun uzun anlatırım belki ve dinlersiniz. Herkes bir pay çıkartır kendine tüm bu olanlardan. Bir hayal başlar "merhabayla", son bulur hiç ummadığın bir "elvedayla". Yenik çıkmadığın sürece bu savaştan, farklı cephelerde sürecek. Beyaz bayrağımız cebimizde. Ne olur ne olmaz, belki barış yaparız hayallerimiz ve diğer benliğimizle. Başlangıç ve bitiş arasındaki süreçtir hayal. Başlamadan önce kaybolmuş, bittiğinde bulunmuş ve tamamlanmıştır parçaları kolajın. Şimdi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki;
Hayallerimden önce Kim'dim, hayallerimden sonra Ben oldum.






8 Kasım 2013 Cuma

Kasım yansımaları

Kasım rüzgarlarıyla birlikte kumların dansı da başladı doğanın büyüleyici senfonisi eşliğinde. Günler öyle çabuk geçiyor ki birbiri ardına... Daha dün yaz geldi gelecek derken, kışın ortasında buluverdik kendimizi. Belli bir yaştan sonra hızlanıyormuş zaman, büyüdüğümde daha iyi anladım. Her gün, diğer günün tekrarı olmaya başlıyor ve ister istemez sıradanlığa doğru yol alıyoruz. Günün monotonluğunda öylesine yaşanıveriyor tüm saatler. Dünya dönmeye devam ediyor, hayat akıyor etrafımızda çığlık çığlığa. Bazen seslenmek istiyoruz "biraz yavaş, ne olur" diye, ama duyuramıyoruz. O, inatçı ve kendi yörüngesinde devam ediyor yoluna bizi de yanına katarak. Bu koşturmaca içinde soluklanmak için bazen durmak gereklidir. Kasım da diğer aylar gibi aşkın, özlemenin, sevginin, yaşamın ayıdır. Yağmurların başladığı, durgun, yorgun biraz da hüzünlü bir aydır kendileri. Kasım ayı geldiğinde soluklanmak için, durup biraz düşünmeli aşka dair.

Aşk deyince, sadece bir insanın başka bir insana olan aşkından söz etmek yanlış olur. Bir şarkıya da aşık olabilir insan, bir şehre de, hayallerin ötesinde kalmış bir anıya da...Duyguların yoğunluğu ve gerçekliğidir önemli olan. Hayatı boyunca aşkı duyumsamamış, sığ sularda ürkekçe yüzenler; yaşamaktan ölesiye korkanlardır. Bu çelişkide mümkün mü insanın insanı, doğayı, evreni, sevgiyi anlaması?

Olup bitenleri anlayabilmek için dünyayı seyretmek gerek bazen...
Bir akvaryuma bakar gibi seyrettim hayatı dün akşam oturduğum yerden. Çocukluğumu ne kadar özlediğimi fark ettim. Yaşadığım şehir ne kadar da değişti. Eski gülüşlerin çimenli, çiçekli yerlerini ağlamaklı sokaklar aldı. Yağmur yağdığında daha da grileşen; soğuk, karamsar, bencillikle yıkanan asfalt sokaklar. Damarlarımıza yavaş yavaş, alıştıra alıştıra veriliyor sanki acı. Git gide daha çok yakarak, daha ağrılı, daha dayanılmaz oluyor büyüdükçe. Böyle anlarda; uzun, iki tarafı ağaçlı bir yolda -güneşin yaprakların arasından güçlükle sızdığı- yürüdüğümü hayal ediyorum. Her adımda geçiyorum hayattan...Her adımda geçmişten...Her adımda anılardan ve aşktan...Gülümsüyorum.

Eskiden yaşayıp da asla unutamam dediğin anıların üstüne yenileri inşa ediliyorsa, ve gerçekten de buna aşk deniliyorsa, eskiler hükümsüzdür. . . Kayıp ilanı vermeye de gerek yoktur. . . Kasım, yitirmenin ve tekrar bulmanın ayıdır. Yitirdikleriniz, dünyaya yansımanızdır her defasında...






4 Kasım 2013 Pazartesi

Yine geride kalanlara...

G eriye kalan yine hüzündü...
E n baştan belirlenmiş sonun ardından,
R üyalarla boğuşurcasına yorgun
İ htimallerle düşünürcesine şaşkın
Y eniden başlamak istercesine hayata hevesli
E ski zamanların, yitik gölgeleriyle bir arada...
                                    ve,

K elimelerin anlamsızlaştığı bir yerde tutunup kaldık.
A rtık düşlerin ötesinde yok olup,
L al anılarda yitmek var...
A nlamaya çalışırken dünyanın gizini,
N efretten sıyrılıp, özümüzdeki insanı bulmak var.



31 Ekim 2013 Perşembe

Senin seçimin

Hüzün ve sevinç karışımı tuhaf haller içinde oluruz kimi zaman. Gitmekle kalmak arasındaki o ince çizgide yalpalayarak yürürüz. İçine düşüp çıkamadığımız, çıkmaya çalıştıkça daha da karmaşık hale gelen seçimler sarar başımızın etrafını. Pişmanlıklar, yoksunluklar, sevinçler karma karışık sokaklara sürükler bizi. Karar verebilmek öylesine zordur ki, alıp başını gitmek, sadece gitmek istersin. Gideceğin yerde seni neyin beklediğini bilmek istemez, orada aitlik hissi ararsın önce. İnsanoğlu tuhaf yaratık. İlla ki bir şeylere sığınacak, bir şeylerden güç alacak. Doğru mu yanlış mı kendi kendisini sorgulamadan evvel birilerinden onay alacak. Kişi önce kendi kendine inanmalı, kendi doğrularını yaşamalı. İçimizde saklı kalanlar, gelecekte pişmanlıklara yol açar. Ama hayal ettiklerimiz de asla bizim olmaz, bizimle olamaz. Dünyanın gerçeği, yaşamın kuralı genellikle budur. Hayatımız boyunca, yalnızlık ipliğiyle örülü  ağlara takılırız zaman zaman. Kurtulmak için çırpındıkça daha beter sarar etrafımızı. Yalnızlık çalar her saat başında. Günlerden yalnızlıktır, ertesi gün yine, yine, yine... İşte böyle anlarda sürekli kendinle konuşur, kendini anlamaya çalışırsın. Yalnızlığı sen seçmişsindir aslında. Kararını verebilmek, doğru yola gidebilmek için. Seçtiğin yolda yalnız da olsan, mutlu olursun. Bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez...






27 Ekim 2013 Pazar

Aslında bazı sızılardır insanı iyileştiren...

Bazen düşünüyorum da; herkes bir başkasının geçmişini yaşıyordur belki. Yani aynı hayatların tekrarını yaşıyoruz her seferinde. Yeniden doğmak derler ya, aynı acıları ya da sevinçleri farklı bedenlerde tekrar tekrar yaşıyor ruhlarımız. Hayatımız boyunca olmak isteyip de olamadıklarımızı  yaşamak için bir şansımız daha olabilir. Anlamların ötesinde bir boşlukta kaybolmayacaksak ve ışık hızında olacaksa aslında bu uzun yolculuk, her şeye yeniden başlamaya değmez mi?
Dünden kalanları silerek önü açık, soruları cevaplanmış yeni hayatımıza doğru yol almak oldukça heyecanlı olurdu doğrusu. Yeni başlangıçlar yapabilmek pek de zor değil. İstemek ve inanmak gerekli. Çoğu zaman es geçiyoruz burnumuzun dibindeki -aslında o bizim için en ulaşılmaz olan- şeyi. Bakmakla görmek arasındaki farktan bahsederiz ama o farkı nedense bir türlü ayırt edemeyiz. Toprak bir testiyi düşünün. Sıradan, renksiz, kilden yapılmış bir testi. İçi boşken hiçbir şeydir. Doluluğuyla ilgili istekler kişiye göre değişir. Defineci için içi ağzına kadar altınla dolu olması yeterlidir. Su yokluğu çekilen yerde, bir testi bile suyumuz olsa yeterdi denilir. Şarap içmeyi seven birisi için hayal bile edilemeyecek kadar güzeldir testide yıllanmış şarap. Bizim bahçedeki testi de çiçeklerle dolu ve bu bize yetiyor. Kısacası testinin değeri, içindeki kadardır insanın gözünde. İnsan ruhu da yaşadıklarından ve yaşacaklarından beslenip taşar ya da görmek isteyip de bir türlü göremediklerinden dolayı hayal kırıklıkları ile dolar. Sızlayıp rahatsız eder bu kırıklar, derinliklerine batar, kanatır ve yaralar. Görebildiklerimiz kadarını hayal edip, bakabildiklerimiz kadarına sahip olururuz. Sızılarımız, bakış açımızı değiştirir ve bizler bir gün yeniden varoluruz...





25 Ekim 2013 Cuma

Yeni bir güne başlarken "ilk yapılacaklar" listesi


* Önce kendine "günaydın" deyip gülümsemelisin aynadan gözlerine...

* Evden çıktığında günün tadını hissedip derin bir nefes almalısın...

* Yeni bir güne başlıyor olmanın heyecanını hissetmelisin iliklerine kadar...

* Sokakta ilk adımlarını atarken, bugünün güzel geçeceğini söylemelisin kendi kendine...

* Doğanın sana seslenişine kulak vermelisin...

* Gökyüzüne bakmalısın. Rengi mavi ise daha da ısınacaktır yüreğin. Griyse de aldırma, ardından açacak güneşi düşünerek dağıt bulutları...

* İnsanları seyret. Herkesin ayrı bir koşturmaca ve telaş içinde olduğunu göreceksin. İnsanlar için de umut et güzellikleri. Bencillik, sağlığın için zararlıdır :) ...

* Doğal ol. Arındır kendini yapay cümlelerden ve kibirden...

* Sadece kendini değil, evden çıkarken geride bıraktığın aileni de düşün. Akşam geri döndüğünde, her şeyin yerli yerinde seni bekliyor olmasını dile...

* Tüm bunları yapabildiğin için kendini dünyanın en şanslı insanı olarak görebilirsin bugün...

                                 


23 Ekim 2013 Çarşamba

Bu yazı senin için...

Çok sevdiğim bir dostum benden ilginç bir şey istedi. “Ben ölsem ardımdan neler yazardın?” Tuhaf gibi gelse de aslında her insanın bilinçaltında bir yerlerde yatan sevilme, özlenme, unutulmama isteğinden kaynaklanan bu tarz düşünceler mutlaka vardır. Benden sonra insanlar beni  hatırlayacak mı? Tanıdığımız herkes sırasıyla ebediyete göç ettiğinde, dünyada bizden ve aynı dönemi paylaşıp yaşadığımız hiç kimseden zerre kalmayacak. Ben hep şunu düşünür oldum büyüyüp de ölüm gerçeğini anlamaya, sevdiklerimi birer birer o tarafa uğurlamaya başladıktan sonra: ilk gidenler sonrakileri bekler, zamanı geldiğinde herkes yine bir arada olur.
Değer verdiğin birisini yaşamın boyunca bir daha asla göremeyecek olma duygusu enteresandır. Hissettiklerin özlem mi, isyan mı anlayamazsın. “Neden benim başıma geldi” diye günlerce isyan edersin önce. İsyanların sonuç vermeyince de deli gibi özlemeye, pişmanlıklara, hüzünlere bırakır kendini bedenin ve ruhun. Özlemin ardından da acı bir kabulleniş gelir. Her şeye rağmen onlar ölür ve zamanın gelinceye dek sen yaşarsın. Tüm gerçek bundan ibarettir.


“ Sevgili Dostum,

Gittiğinden beri her gün düşünüyorum seni. Her geçen gün acın ve özlemin artıyor. İlk tanıştığımız gün hala aklımda. Seninle ilgili ilk izlenimlerim çok saf ve temizdi inan. Yüzün zaten kalbinin güzelliğini ortaya koymuştu açıkça. Bir insan hakkında düşünülebilecek en değerli  ve gerçekçi hisler, ilk karşılaşmada düşünülenlerdir bence. Zamanla seni daha iyi tanıyınca yanılmadığımı anlamıştım. Hayatımın her anında olmanı istedim. Sen benim için okyanusta bulunmuş bir inci tanesi gibiydin. Hayatın için yoğrulmuş, kendinden emin, prensipleri olan ve her şeyden önemlisi hiç kirlenmemiş tertemiz bir yanın vardı. Sana hırçınca davranan insanlara karşı bile sevgi besleyebiliyordun yeri geldiğinde. Onlara saldırmak yerine oturup gözyaşlarını akıtarak dindirmeye çalışıyordun acılarını. Bu acizliğinden değil, tertemiz kalbindendi çok iyi biliyorum. Hayat çizgine birlikte baktığımız gün gülüşmüş, bir çok anlam çıkarmıştık güzel ellerindeki çizgilerden. Bu arada sana hiç söyledim mi hatırlamıyorum, ellerini hep çok beğenmişimdir. Sanatçı zerafetindeki bembeyaz ellerin hep gözümün önünde biliyor musun? Saçlarını da çok severdim, onu biliyorsun, söylemiştim sana. Bazen yolda birlikte yürürken koluma girerdin. Bir güvercin konmuş gibi hafif ve ürkek… Seni çok özlüyorum sevgili dostum. Nedenler, ne içinler için artık çok geç. Sadece şu an olduğun yerde huzurlu olmanı dileyebiliyorum. Hep hayalini kurduğumuz, zaman zaman sorguladığımız o diğer dünya umduğun gibi mi? En azından seni üzen hiçbir şey peşinden gelemeyecek. Rahatça uyuyabileceksin belki de. Seni sık sık ziyaret ediyorum. Kır çiçekleri getiriyorum her seferinde, sen seversin onları… Sen yokken olanları anlatıyorum sana bazen. Konuşmayı çok sevmem bilirsin ama sana anlatırsam anlamlanıyor bazı şeyler; eskiden, sen buradayken olduğu gibi. Seni kırdığım her şey için beni affet. Belki sen isteyip de yanında olamadığım zamanlar vardır. Lütfen affet. Geçmişimize dönüp baktığımda seni hep ilk tanıdığım gündeki halinle hatırlıyorum. Siyah boğazlı kazağın, mavi kot pantolunun, siyah botların. Bunu duyduğuna şaşırmış olmalısın, hatırlayacağımı tahmin etmemişsindir. Yıllar içinde yaşlandık, değiştik ama dostluğumuz hep aynı tadında kaldı. Buna çok seviniyorum. Gençken hayal ettiğimiz yurtdışı gezilerine birlikte gittik, farklı şehirlerde farklı insanlar tanıdık. Birlikte yaptığımız her şeyden keyif aldık. Zamanı ve hayatı paylaştık. En azından hayallerimizi gerçekleştirirken omuz omuzaydık.

Gittin, yıllarca hayatımın en önemli yerlerinden birine koyduğum ağır taşı oynattın yerinden. Kalbim paramparça. Günler anlamsız. Çiçekler, renkler solgun. Anlamı yok artık birlikte anlam yüklediğimiz hiçbir şeyin.Seni tanıdığım için her zaman mutluluk ve gurur duydum. Sen hala bizimlesin, sen okyanusta bulduğum çok değerli bir inci tanesisin… Seni çok özlüyorum. ”          


Şükür ki hala hayattasın ve yanımdasın. İlk başta garip gibi gelen isteğin sonradan bana da anlamlı geldi. Belki de bir fırsat verdin bana, sana verdiğim değeri sen hala yaşarken ve okuyabilecekken yazarak anlatabilmem için. Henüz her şey için geç kalmamışken… Sen burada bizimleyken. İçtenlikle yazdığım cümleler seni tanımlayabilmek için çok yetersiz kalıyor. Gerisini, biz yaşadıkça dostluğumla senin bana ihtiyaç duyduğun her anında yanında olarak anlatmaya çalışacağım. Ertelemeden, vakit dolmadan ve hayat bitmeden önce…

20 Ekim 2013 Pazar

Elveda minik kadın...

Minicik bir kadındı... Varlıklı bir ailenin gelini olmuştu. Çocukluğumdan aklımda kalan hallerinden bazıları; evlenmeden önce geçirdiği ağır trafik kazasından kalan yüzündeki bıçak kesiği gibi izin ona tuhaf bir şekilde yakışması, zarif konuşma tarzı, yaptığı çok lezzetli yiyecekler, dikişteki mahareti, kitaplığındaki ansiklopedilerden ödevlerimi araştırması, bana bakışında ve gülümşeyişindeki içtenliğiydi. Aynı apartmanda oturuyorduk. Benim sevdiğim bir şeyi pişirdiğinde mutlaka bize de bir tabak getirir, bayramlarda ve özel günlerde hediye almayı ihmal etmezdi. Bir seferinde bana kendi elleriyle kadife bordo renkli bir elbise dikip ilkokul arkadaşlarımı çağırmış, doğum günü kutlaması yapmıştı. Eşi kırkındayken vefat etti. Henüz ikinci çocukları üç ya da dört yaşındaydı. Rahmetli, bana ismimle hitap etmez, yine de bir diğer çiçek adını tercih edip "Gül" derdi. Bunu söylerken de hep gülümserdi. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar çocukken anlayamadığım, belki de "neden adımı söylemiyor" diye kızdığım adam aslında bana gizli bir mesaj vermişti. "Gül" , hayat kısa, mümkün olduğunca "Gül", yıllar geçecek ve sadece pişmanlıklar kalacak belki de, bu yüzden şimdiden "Gül" demek istedi. Yüzü hala gözümün önünde; sempatik, epeyce kilolu "iri cüsseli", sevimli yüzlü rahmetli eşi... Babamın patronlarından birisiydi, en küçük kardeşti...

Minicik bir kadındı...Ben büyüdüm, o sanki hep aynı kaldı. Üniversiteden mezun olup geldiğimde balkonunda oturup konuşmuştuk. Artık yaşamayacağı bu evin diğer katlarındaki daireleri de bir şekilde alıp öğrenci yurdu yapmak ve benimle çalışmak istemişti. Zaman ve şartlar elvermediği için bu hayalini gerçekleştiremedi. Yıllar içinde birkaç kez telefonla aradım onu. Çok mutlu oluyordu sesimi duyduğunda. Bir keresinde oğlu ağır şekilde hastalanmıştı. Ziyaret için evine elimde bir demet kır çiçeğiyle gittiğimde gözleri dolmuş, beni gördüğüne çok sevinmişti. Sonraları İzmir'e ve İstanbul'a taşındı. Çocuklarının eğitimi önemliydi. Hayatındaki en önemli şey onlardı çünkü. Ara sıra buraya da uğrar, yazları da ailesinin yanına yazlığa gelirdi. Beni de çağırmıştı ama fırsat bulup hiç gitmedim. Aslında fırsat yaratmadım desem daha doğru olur. Garip bir çekingenlik belki de onun içtenliğine rağmen benimkisi. Yıllar oldu, iş güç derken hiç arayıp sormadım da. Zaman zaman babam selamını getirirdi bize iş yerine uğradığında.

İki gün evvel hiç konusu yokken adını andık aile sohbeti arasında. Ertesi sabah babama gelen bir telefonla da ölüm haberini aldık. Sebebini henüz öğrenemedik ama bildiğim tek gerçek yine erken bir ölüm ile karşı karşıya kaldığımdı. Ellili yaşların başında kaybedilen bir hayat ne kadar dolu yaşanmış olabilir acaba? Günler neyi getirir ve bizden neleri götürür diye soruyorum her defasında. Hayal olacağımız hayatta neyin sefasını neyin cefasını süreriz? Hangi pire için yorganları yakar, hangi olmadık sorunlar için boyumuzdan büyük laflar ederiz? Dünyaya elveda demeye bir adım daha yaklaştıran günleri nasıl heba ederiz gereksiz tortularla?

Artık büyüdük. Gerçeklerin farkındayız. Hayallerin ardında yol alırken yok olacağımızı biliyoruz. Tek başımıza çıkacağımız son yolculuğumuz bizi hayal kılacak. Hayalimdeki minik kadın, umarım nihayet eşine kavuşmuş ve mutlu olmuşsundur. Seni hep gülen yüzünle hatırlayacağım...
(Fotoğraftaki onun boş evidir. Çocukluğumdaki evi...)








10 Ekim 2013 Perşembe

Af çıktı !

Zaman asla ertelemez. Her şey gerektiği anda, gerektiği kadarıyla gerçekleşir. İzin verdiğimiz müddetçe zarar görür ruhumuz. Bir gün güneş açar, usulca yaz gelir dünyamıza. Sıcak günleri paylaşırız aramızda bir somun ekmeği bölüşen iki dost, iki kardeş gibi... Kıştan arta kalan son soğuk kırıntılar da uçup giderken yüreğimiz ısınır, değişir. Hayat akar etrafımızda, saatler birbiri ardına süratle geçer acesi varmış da bir yere yetişecekmiş gibi. Ve yine kış gelir, yine yaz... Bu döngüde insan ömrü boyunca her gün tek bir cümle yazsa, kara kaplı romanı olur sayfalarca ağırlıkta. Cümlelerimiz başıboş, bazen de yaralı. Romanlarımız birbirinden çok farklı. Kimi hüzün denizinde savrulurken, kimi fazlasıyla huzurdan sabıkalı. Ama şu da bir gerçek ki; her biri özel, her biri çok anlamlı.

Öyküsünü tadınca yaşamalı, yazmalı herkes. Yazmalı, bozmalı, gerekirse silip yeni baştan başlamalı. Zor olmamalı doğru olanı seçebilmek, kendin için hangi kapının daha önemli olduğuna karar verebilmek. Her şey değişirken bir yandan gelişebilmek zor olmamalı.

Şimdi ben de evden bir gece sessizce eşyalarını toplayıp kaçmış tüm cümlelerimi affettim. İstedikleri zaman yuvaya geri dönebilirler...


7 Ekim 2013 Pazartesi

Kayıp zamanlar





Binaları aralayıp gökyüzüne baktığında sevindi. Her şey yerli yerinde duruyordu. Oysa ki az önce uyandığı rüyasında daralmıştı. Tuhaf bir yerde, yapayalnız ve çaresizdi. Gökyüzü yoktu. Deniz karadan oldukça uzaklaşmış, siyah bir yağmur yağıyordu. Üşümüştü, acıkmıştı, korkmuştu. Geri dönüşü olmayan uçsuz bucaksız bir yolda kaybolmuştu. Ölesiye canı acıyordu ama yaralı olduğundan değil, tarifi imkansız kederindendi tüm vücunu saran derin sızı. Demek ki; yok olmak, hiç olmak böyle bir şeydi, anlamıştı. Hayal bile edemeyeceği soğukluğun tam ortasına dalmış, kendi zamanında kaçak bir yolcuydu şimdi. Nereye kadardı bu anlamsız sonsuzluk? Başlangıca bir dönebilse; yaşayacağı sayılı günleri iliklerine kadar yağmur, hayallerine kadar ayaz, sevgiden başı dönene kadar aşkla yaşayacaktı. Ama geri dönebilmek, başlangıçtan bu yana her zaman çok zordu. İmkansızlığın tanımı belki de budur diye düşündü. Ait olabileceği bir hayat kalmamıştı. Bir yerlere ait olmayı da hiçbir zaman istememişti zaten. Bu rüyadan uyanabilirse yeniden başlayabilirdi. Olanca kuvvetiyle zihnindeki boşluğu bir anda fırlatıp attı. Gözlerini açtığında kan ter içinde kalmıştı. Hemen pencereye koştu. Binaları aralayıp gökyüzüne baktığında sevindi. Her şey yerli yerinde duruyordu...








3 Ekim 2013 Perşembe

Zaman yolcusu

Bugün, gözlerimin solgun aynasında puslu şeyler var. Tuhaf düşünceler, yorgun cümleler, hiçliğin ortasına tek başına düşüvermiş bir damla sanki kalbim...Zamanın getirdiği her şey sanki birer çelik iğne gibi batıyor ve acıtıyor bedenimi, ruhumu. Karanlığın hüküm sürdüğü bir ormanda şaşkın şaşkın gezinirken ayağım takılıyor ve düşüyorum amansız bir uçuruma. Nedense, korkmuyorum düşerken. Düşmeye devam ettikçe hız kazanıyor bedenim, daha da güçlü çekiyor aşağıdaki kara delik beni içine. Zamana oyulmuş ayrı bir yöne doğru yol alıyorum. Dehlizlerden, ışıklardan, garip sislerin içinden geçiyor ve duramıyorum. Damarlarımdaki kan, çeperlerini patlatacak kadar basınçla akarken; kalp atışlarım tam tersine çok sakin. Hayatım boyunca bu anı beklemiş gibi bakıyor gözlerim. Neyin doğru neyin yanlış olduğu şu an önemsiz. Detaylar sade, labirentler karmaşık. Yok oluşa doğru hızla giderken anlıyorum ki bizler birer zaman yolcusuyuz. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısacık anlarda tel tel örülmüş olan öykümüz tamamlanır, sonunda da asıl benliğimizi buluruz. Hayatımızın en özel anılarından kareler beynimize kazınıp, yolculuk boyunca hep birlikte zihnimizde dansedip kafamızı karıştırır dururlar.
Ne içindi bu yolculuk? Cevap sende ama yanıtlayabiliyor musun? Hayatımızın şu noktasında pek azımız bu soruya içtenlikle ve gerçek cevabı bulmuş olarak yanıt verebilir. Çünkü hayat gerçekte hayalden ibarettir. Yaşadığımız her yeni gün, ölümden ödünç alınmıştır ve zamanı geldiğinde de bedelinin ödenmesi gerekmektedir. Sorularla, soru işaretleriyle kaplı kara defterimizde yazanların sorumluluğunu alabildik mi? Bu herkes için bir muamma. Yalın gerçek ise apaçık karşımızda.
Her şey için yine çok ama çok geç kaldık . . .
Kollarımızda sadece hüzün. . .


2 Ekim 2013 Çarşamba

Küçük bir anıyla gelen kısa cümleler...

Yağmur damlalarının yeryüzüyle dansında, aklıma hayal şehrindeki anılarım gelir. Gökyüzünün erkenden kararmaya başladığı serin sonbahar akşamlarının ıssızlığında, kordonun ucundaki küçük koruda ağaçların sararan yaprakları yığınlar halinde yerlerde birikirdi. Ve biz bu yaprakların arasında atardık en sahici kahkahalarımızı. Bazen mutluluğun tarifini uzun uzun yapmaya gerek yoktur. Gözlerini birkaç dakikalığına kapatıp geçmişe kısacık bir yolculuk yaparsan, elini uzatıp tutabilirsin onu kanatlarından. Şimdi; bu yazıyı fazla uzatmadan, anıların güzelliğini bozmadan size sesleniyorum. Kendinizi birkaç dakikalığına kapatın şimdiki zamana. Aklınıza ilk gelen an'ı, anıyı yaşayın sadece beş dakikalığına. Arının, sıyrılın günün karmaşasından ve telaşından. İyi gelecek, göreceksiniz...

27 Eylül 2013 Cuma

Kararlarımızın anatomisi

Yaşamdan geçmeye devam ederken, kararlarımızın kölesi oluruz kimi zaman. Öyle zordur ki işin içinden çıkabilmek, sürekli kendimizle konuşur, benliğimizle çatışır dururuz. Yolumuzu kaybedersek, geri dönüşümüz de çok zor olacaktır. Hayatımızı etkileyecek konularda karar verirken huzursuzluk yaşarız doğal olarak. Kendimizi koruma içgüdüsü ortaya çıkar, kasılır ve emin olamayız ya da "ne olursa olsun" diyerek gözümüzü karartır ve operasyon için düğmeye basarız. Her halükarda ipin ucunu kaçırmadıktan sonra zarar görmemek ya da asgari zararla işin içinden sıyrılabilmek mümkündür. Ayakta durabilmek, yenik düşmemek için kendinden asla ödün vermez kararlı kişi. Sadece mantıklı olana odaklanır. Hedefi seçer ve tam ortadan vurur gözünü kırpmadan. Sonuçta hedefi onikiden vurabilir ve ya ok alakasız bir yere saplanıp hiç hesapta olmayan yaralar açabilir.

Kararsızlık ise, belki de bir zayıflık belirtisi olarak da algılanmakta. Aslında kararsız kişi, elinde tuttuğu teraziyi dengelemeye çalışmaktadır. Ani hareketler yaparak, içinde bulunduğu kabuğun kırılmasını istemez. Adım atmaya çekinir ama o adımı da kesinlikle atmak ister. Önündeki yolların hepsine aynı anda çıkabilmesi mümkün olmadığından, mutlaka içlerinden birini seçecektir. Kararsızlık sürecinde çekilen tüm sancılar, en doğru kararla son bulabilir ya da ömür boyu kıvrandıracak sonuçlara ulaşılabilir.

Kısacası hayatımızın her aşamasında bu duyguları yaşamak zorunda kalacağımız seçimler bizi bekliyor. Bu da insan olmamızın getirdiği durumlardan biri. İçindeki ses her zaman doğruyu söylemeyebilir. Kendinle çelişebilir, en büyük darbeyi yine kendinden alabilirsin. Odaklanmamız gereken şey "gerçekte ne yapmak istediğimizdir." İlk ve en önemli nokta budur. Amaç edindiğimiz şey her ne ise, kararlar ona ulaşma doğrultusunda birer basamak olmalıdır hedefin kendisi değil...


26 Eylül 2013 Perşembe

Yolculuk nereye?

Umutsuzların dünyayı değiştirebileceği doğru mudur bilmem ama eğer isterlerse kendilerini değiştirebilecekleri bir gerçek. Yeter ki isteyelim, gerisi kendiliğinden gelir zaten. Zaman zaman boşluğa düşer ve yine o boşluktan medet umarız iyileşebilmek için. Boşluğu yaratanın içsel nedenlerimiz olduğunu düşünmeden önce çevremizde olup bitenlerden almaya çalışırız hırsımızı. Takıntılarımız yakamızı bırakmaz, kendimizle konuşur ve boşlukta yankılanıp geri dönen sesimizi duyarız her seferinde. Oysa ki olup bitenleri algılayamayan, zaaflarından vazgeçemeyen, kolay yolu seçen bizizdir. Neden çıkılmaz ki hiçbir zaman umuda yolculuğa? Çıktığımız bu yol bizi götürmez mi kendimizle hesaplaşmaya, kendimizi tanımaya, kendimizle barışmaya? Zor olan karar vermek mi, başa geri dönmek mi?
Hepimizin kendiyle başa çıkamadığı, kendine zulmedecek derecede inatla sürdürmeye çalıştığı huyları vardır. Kendimizi değiştirmeye çalışmakla başlayabiliriz bence bu yolculuğa. Ruhumuzu kendimiz sarıp sarmalayarak koruyamazsak, hedefi haline gelir ona zarar verebilecek her türlü şeyin... Hedefi merkeze koyan, oyunda onu öne süren yine kendimizizdir oysa. Bazı öyküler yarım kalabilir ama gün gelip de tamamlanamayacağının garantisini hiç kimse veremez. Bu yüzden dünya varolduğu günden beri umut hep vardır, sonsuza dek varolacaktır. Bazen kuytu köşelerde, bazen de tam gözümüzün önünde duracak. Seçim bizim.
Umut treni hareket ediyor, binmeyen yolcu kalmasın.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir dostum için mutluluğun kısa tanımı...

Mutluluk ne kadar uçucuysa mutsuzluk da bir o kadar kalıcıdır insan hayatında. Mutsuzluğun kanınıza girmesine bir kez izin verdiniz mi; damarlarınıza zehir gibi sızar, tüm bedeninizi kaplar ve temizlenmesi çok uzun zaman alır. Küçük hayatlarımızın herhangi bir evresinde bizi kıskıvrak yakalar, kurtulmaya çalıştıkça daha da içine batarsınız. Zaman içerisinde onunla yaşamaya o kadar alışırsınız ki, bir de bakmışsınız en iyi dostunuz olup çıkıvermiş. Sık sık kavga edip, bir ayrılan bir barışan sevgililer gibi ne onunla yapabilirsiniz ne de onsuz. Uyumaya çalışırsınız uyutmaz, gülmek istersiniz ağlatır… Yalnızlıkla iyi dosttur kendileri, sizi de bu dostluğa ortak ederler. Her şeyi anlamaya çalışırken kaybolur gidersiniz. En iyisi hiçbir şeyi anlayamadan yok oluşa bırakmaktır belki de kendini.

Uzaklara özlem duyarsın mutsuz oldukça. Hiç görmediğin şehirlerde, ilk kez göreceğin deniz kenarlarında uzun ve sessiz yürüyüşler hayal edersin. Belki biraz da yağmur yağar. Islak toprağın kokusunu duyarsın. Bir anneyle küçük kızı gelir karşıdan. Yanından geçerlerken küçük kız sana gülümser. İçinde bir şeyler kıpırdar mutluluğa dair. Gök gürler, yağmur hızlanır. Kendi içine geri dönersin.

Bugün, anneannemin yüklüğünü düzenlerken çocukluğumun mutlu günlerine geri döndüm. Bir anda gözümün önüne geliverdi yıllar sonra. Saklambaç oynarken içine saklandığım dolaba bakarken aradan geçen yıllar içinde neler yaşadığımı da bir çırpıda hatırlayıverdim. Daha dünmüş gibi çığlık çığlığa kahkahalar atarak burada tepinişim… Çarşaflara sarılı halı rulolarının arasından sarkan bir kumaş parçası tanıdık geldi. Ben çocukken, anneannem de henüz orta yaşlı bir kadınken, bize geldiğinde elinde taşıdığı, eskilerde pek moda olan torba çantaydı. Yeşil kahve çiçek desenli naylonsu kumaşı elime alıp özlemle kokladım belki geri dönerim diye. Nitekim öyle de oldu. Bir anlığına da olsa mutluluktu işte yaşadığım. İlerde yaşlı bir kadın olacak kadar yaşarsam eğer, yine bunları anımsayarak gülümsemek isterim. Seçim benim; mutluluk ya da hüzün...  
Aslında işin sırrı, ikisinin arasındaki çizgiyi doğru çizebilmekte saklı. İçlerinden biri sınırı geçerse savaş başlar. Geriye sadece yıkık dökük bir sen kalır. Bunun içindir ki, insan kendini bazı yalanlara inandırarak hayatını sürdürüyor ve tamamlıyor. Hayat büyük bir yalan, asıl gerçek bu!... Ne yazık ki bunu biliyoruz hepimiz ve bununla yaşamak zorundayız. Hiç kimse uyanmak istemez bu yalan rüyadan. Çünkü uyanırsak incinir ve yalnızlıktan payımızı alırız.

Mutluluk, şimdiyi yaşayabilmekteki hünerde gizli. Ne kadar hünerliysen o kadar mutlusun hayatta. İnsan doğasındaki en büyük özellik doyumsuz olmasıdır. Bu yüzden asla şu an yaşanmaz. Ruhumuzda, hep içinde bulunulan durumdan daha iyisine, daha ulaşılamaz olanına duyulan açlık vardır. Bazı şeyler kovaladıkça kaçar. Mutluluğu kovalamayın, sarılın ve kollarınıza alın. Şimdi!




İçimizdeki bahar

Sonbaharın güzelliği siniyor yavaş yavaş şehre. Doğanın ve gökyüzünün rengi değişmeye başladı, kumsallar boş artık. Yazın coşkusu yerini puslu bir dinginliğe bıraktı. Bu mevsim hüznün değil değişimin mevsimidir. Silkelenip kendinle tanışma, kendinle barışma mevsimidir. Adı "son"bahardır ama içinde baharı barındırır. Yazın vücudumuza hapsettiğimiz güneş, gökyüzünde değil yüreğimizde parlamaya başlar. Bundandır ki her sonbahar aslında ilklerin başlangıcıdır. Yeni bir masal okumaya başlar dünya bizi dizlerine yatırarak uzun gecelerde. Sihirli bir değnek gelir dokunur, gökyüzü yeryüzüne sarılarak ağlar kavuşmanın sarhoşluğu ile.
Yağmurun kokusu toprağa karıştığında başlar aşk.
İçimizdeki bahar son değildir. İlk aşk gibi gelir, asılı kalır bazen ömrümüzde.

24 Eylül 2013 Salı

Geriye kalan sadece an'dır

Kaç kez başlarız hayatımıza en baştan yeni umutlarla, yeni insanlarla, yeni aşklarla? Geriye dönebilir miyiz olmayı en çok istediğimiz o büyülü an'a? Çılgınca koşsak, ağlasak, yalvarsak, ellerimizi açsak gökyüzüne ve istesek en içten dualarla? Her şeyimizi feda etsek, sevdiğimizin üzerine yeminler etsek, adaklar adasak olur mu?

İnsanoğlunun çaresiz kaldığı durumlardan biri de bu. Zamanı geriye döndürememek. Kim bilir belki yüzyıllar sonra bunu mümkün kılan bir zekaya erişilir ya da Tanrı acır acizliğimize ve bir yol gösterir bize. Geriye döndüğümüzü varsayalım; neleri değiştirmek isteriz ki yolunda gitsin her şey, sonsuz mutluluğu kucaklayalım. Gözümüzü kör eden neydi, nerede yanlış yaptık ki düzeltip hayallerimize erişebilelim. Doyumsuz olduğumuz için bu da yeterli gelmeyecek ve dokunduğu her şeyi küle çeviren zaaflarımız, bencilliklerimiz, kibrimiz ortaya çıkarak yine yakıp yıkacak, yine aynı pişmanlıklarla dolu olan sona ulaşılacak.

Doğru olan, an'ı zamanında yaşayabilmektir ve bu da gerçek bir meziyettir. Hiç bir şey aynı kalmıyor, hiç bir mutluluk da acı da sonsuza dek sürmüyor. Geçmişi geri getirebilmek asla mümkün olmuyor.

İnsanlar yaşar ve ölür. Geriye sadece anılar, an'lar ve tarihler kalır. Acı veren sonlardan mutlu başlangıçlar beklenemez. Mutluluğun öyküsüne ancak farklı bir yaşamda yeniden başlanabilir.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Huzuru çağırmak...

Huzuru çağırdığımızda gelir mi? Öncelikle kendi içimizde hazır olmalıyız buna. İçindeki sen'le çatışmaların sürüyorsa hala cephede, yenik düşebilirsin. Günümüz toplumunda daha da arttı ve gün geçtikçe de artmakta stres. İş hayatı, evlilik, dostluklardaki çatışmalar, öğrencilerin sınav telaşı, geçim derdi, teknolojik etkenler... Saymakla bitmeyecek kadar çok sebep var huzursuz bir hayat sürdürmemiz için. Peki ne yapmalıyız? Öncelikle sakin olmayı öğrenmeliyiz. Olaylar karşısında sükunetimizi ve suskunluğumuzu ne kadar korursak, o denli rahat geçiştiririz yaşadığımız olumsuzlukları. Herkesin mizacı ayrı tabi ki, herkes beceremez bunu. Olumsuz özelliklerimizi törpüleyerek kendimizle konuşmak, olaylara farklı açılardan bakabilmek, sabit fikirli olmamak ve en önemlisi de bunu başarabileceğine inanmak gerekir.
Zaman ilerliyor... Yanı başımızdan delice akıp gidiyor saniyeler, saatler, günler. Bu koşturmacanın içinde bir gün aniden durup kendimize bakacağız. Gördüklerimizin içinde pişmanlıklar ve geç kalmışlıklar da olacak elbette. Yaptıklarından değil, yapamadıklarından pişman olmalı insan. Hayata karışmalı gürül gürül akan su gibi; dingin olmalı hayattan alacaklarını sindirebilmek için sakin bir göl gibi. Huzuru çağırırsak gelir... Çağırmayı bilmek gerek sadece.

22 Eylül 2013 Pazar

Merhaba


Geçmişten ya da gelecekten, hayata dair beklentilerden, acılardan, sevinçlerden, dostluklardan, umutlardan çıkalım yola. İnsan kendisine küçük bir dünya yaratır, bu dünyanın içinde büyük umutlar besler, büyütür. Bizi biz yapan, yaşama dört elle sarılmamızı sağlayan da bu değil midir zaten? Doğumdan ölüme uzanan amansız yolculuğumuzda dibe de vururuz, göklere de çıkarız. Hayatımızın anlamını sorgulayıp onu çözebildiğimiz oranda mutlu yaşarız. Bitmeyen bir yolculuktur hayat. Şanslıysak yolculuğumuz esnasında aşık oluruz ve olunuruz...Sonrası; doyumsuz mutluluk, geçmeyen yaralar, bitmemiş hayaller, kırık kalpler, belki de iç içe geçmiş iki ruhtan ibarettir. Aşkın, insanın başına sadece bir kez geleceğine inanırım ben. Gerçek aşkın...Aşk var mıdır? Evet... İki ayrı dünyanın bir araya gelmesidir o. Bu dünyaların çekim gücünden oluşan tufandır, yangındır, sonsuz mutluluktur belki. Gözlerinde kaybolmaktır, anlamında boğulmaktır, güç almaktır varlığından, güven duymaktır. O yoksa sen de yoksun. Sen, o seni severken SEN'sin. Yaşadığın her an kalbine kazınır; özel olan, güzel olan ne varsa içinde hep o da vardır. Bütünün anlamı, kalbinin sana yansımasıdır. Hayatın en özel yanı, a ş k . . .
Şanslıysan, bulduysan sakın bırakma! Çünkü, onun yokluğunda bir daha asla sen de olmayacaksın...