20 Mart 2014 Perşembe

Elma dersem çık " u m u t "

Umudun kitap sayfalarında, şarkı sözlerinde ve düşlerde kaldığı bir dünyada yaşatılıyoruz. Etrafımızı saran sis perdesinin ardında yaşanan kirli oyunlarla harabeye çevrilen her bir şehir, umudun düşman tarafından fethedilen kaleleridir. Yenik başladık hayata. Olan bitenlere göz yumarak, sessiz kalarak, ne olduğumuzu ve ne için yaşadığımızı unutarak avutmaya çalıştık kendimizi. Yüksek gerilimin dışında kalarak dengeyi sağlamaya çalışırken, hepten yok ettik elimizde kalan son kırıntıları. Rüzgar nereye doğru eserse biz de o tarafa savrulduk yalanlarımızın acı gerçekliğinde. Bugünlerde görebildiğim tek gerçek maalesef bu. Yazmaya başladığım zaman kalbimden akan cümleler, beni umutsuzluk girdabına sürüklüyor sanki.  Her yeni güne farklı bir vahşetin çığlıklarıyla uyanmak; gazetelerde - haberlerde insanın acizliğine, bencilliğine, yıkım gücüne, hızla sürüklendiği kaçınılmaz sona doğru yol alışına tekrar şahit olmak giderek zorlaşıyor. Hayat bir sınavsa, şıkları eleyip  " e) hiçbiri "   diyerek çekip gitmek isteriz belki. Mücadele gücümüzü yitirdiğimizden değil, gördüklerimize karşı tahammülümüz kalmadığından. 

Ama şunu asla unutmamak gerekli; umut hep vardı. Sadece, hazır olmayan bizdik kendimiz ve sevdiklerimiz için savaşmaya, bir amacın cesur neferleri olmaya... Hiç bir zaman yeterli olmadı sebeplerimiz. Vazgeçmek için her zaman bir bahanemiz oldu. Kısacık ömrümüze sığdırabildiklerimiz üç beş yalan, gizli saklı hayaller, unutulmaya yüz tutmuş sevdalar, vedalar, kaçışlar vs. vs. vs... Saklambaç oynamaya gerek yok. Umudumuzu tekrar bulabilmek için tüm samimiyetimizle aynaya şöyle bir göz atmamız yeterli. 



10 Mart 2014 Pazartesi

DOĞRU SORULARLA YAŞAMAK




Cevabını bir türlü bulamadığımız sorular vardır...

Seviyor mu? Seviyor muyum? İnsanın doğasından kaynaklanan en büyük ihtiyaçtır sevmek ve sevilmek. Genellikle kendi kendine sorulan ilk soru budur. 


Şanslı mıyım? Şanssız mıyım? "Falancanın hayatına bak, kedi gibi dört ayak üstüne düşüyor her zaman ya ben?" diye sormadınız mı kendinize hiç?


Mutlu muyum? Mutsuz muyum? diye sorarken aynadaki suretimize şüpheyle, mutluluğun tanımını yapabildik mi ki?


Ölüm bize yapılan en büyük haksızlık mı? Ya da bir armağan mı yaşamak? Cevap belki de bu soruda gizliydi. Mecbur ayrılıklar, bir şeylerden vazgeçmek için yeterli sebep değildir asla. Özellikle de çizdiğimiz yoldan ayrılmak için...

Kendimiz ya da hayat hakkında, ilk vardığımız yargılarda kaldık her zaman. Üstüne üstlük şifreyi çözmüşcesine kibirlendik ve alay ettik bunu beceremeyenlerle. Bütünü göremediğimizi kabullenemedik o çok asil bilge tavırlarımızla. Başkalarının yargılarıyla yaşadığımız gerçeğini kavrayamadık. Oysa ki doğru, gözümüzün önündeydi; elimizi uzatsak tutabileceğimiz mesafede... Aklımızla ulaşabileceğimiz tek sonuç oldu her zaman. Yolculuğumuz boyunca bize klavuzluk edebilecek bir tek doğru... Geliştirilebilir, sürdürülebilir, inançla ve arzuyla yoğrulabilir ama BİR olan doğru. Herkes farklı yollardan ulaşsa da, son kapı her zaman ona açılır. Düşüncelerimiz ürettikçe, çoğaldıkça, kök saldıkça doğru tohumlar alır ve ekeriz hayatımıza. İlk derse ailemizle başlar, okulda öğretmenlerimizle devam ederiz. Topluma karışır kalıplaşır, yaşadığımız ülkenin kurallarına göre de şekilleniriz. Bu süreçte de kendi sorularımızı değil, başkalarının sorularını sorar ve yanıtlamaya çalışırız. Yanlış sonuca giden çözümdeki ilk hatadır bu. Kendi öngörülerimizle sorgulamadan başladığımız her sınav maalesef hüsranla sonuçlanır. Algılarımızın kapandığı, gözlerimizin köreldiği bir dünyanın peşine takıldık gidiyoruz. Fabrikasyon insanların, tüketim toplumunun dayattığı kurallara göre mutsuz, umutsuz, sıradan hayatlar yaşıyoruz. Bütünün içinde olamadığımız gibi, kilometrelerce dışındayız. Çünkü, doğru soruları sormaktan ve bunlara karşılık alacağımız yanıtlardan korkuyoruz.


Çağlar boyunca düşünen ve üreten insan, şimdi neden tekdüzeleşti? Bu sorunun yanıtı, doğrularımıza yolculuğun ilk adımı olmasın sakın? 









4 Mart 2014 Salı

DuVAR

Benliğinizin ikiye bölündüğünü hissettiğiniz anlar olmuştur mutlaka. İçinizdeki yanılgılardan, kuşkulardan beslenen; ruhunuzu ansızın kuşatıveren hüzünlerden örülü bir duvarın yükseldiği ve sizi ikiye böldüğü anlar... Varlığımızı yavaş yavaş, sinsice ele geçiren bir virüstür bu. Asla farkına varamazsınız içine sürüklendiğiniz derme çatma ruh halinin. Tam da " her şey yolunda gidiyor" derken çörekleniverir tüm ağırlığı ve miskinliğiyle üzerimize. Aslında zamanın biriktirdiği, bizim geç farkına vardığımız yaralardır açılan. Önemsemediğimiz, es geçtiğimiz tüm detaylar, bu devasa duvarı ören birer tuğladır sadece. Ömrümüzden eksilen her saniyede, üst üste dizilerek umarsızca yükselirler içimizde. Bu duvarı yıkabilmek için, önce güçlü bir kişiliğe sahip olmak sonra da gerçekçi olmak gerekir. Hayatın sunduğu tüm güzellikler, birer dinamit etkisi yaratır duvarımızda. Sabah uyanıp aldığımız ilk derin nefes, hava puslu olsa da ara sıra bulutların arasından bize göz kırpan güneş ışıkları, rüzgarın hoyratça da olsa esişi, dünyada tutunabilmek için vermemiz gereken mücadelenin bizi çağıran sesi... duvarı delik deşik etmeye yeter de artar bile. Yüreğimize koyduğumuz yaşam türküsünü söylemenin belki de tam zamanıdır şimdi. Git gide yükselen bir melodidir hayat. En başta da, kendimizle mücadele etmeyi gerektirir. Böylece, başardıklarımızla birlikte gelen alkışlar yankılanacaktır içimizde; kör, sağır ve dilsiz bir duvarın aciz sessizliği değil... Mücadele ederken,  "kapının önüne kıvrılmış bir yavru kedi" kadar ıssız ve çaresizizdir bazen bu varoluşta. Dipsiz bir kuyu gibidir ve çok farklı yollar dener bizi sınamak için hayat. Mesela, en sevdiklerimizin yokluğuyla terbiye eder. Yokluğuyla yok olacağımızı düşündüğümüz insanlar... Hayaliyle de olsa bizi yaşatan, özlenen, bazen gözyaşlarımızda gizlenen... Uzak diyarlardan, gösterdiğimiz tüm çabaya destek veren... Gücümüzün kaynağı aslında tam da burada, sevgimizde. Her kapı, her sorunun çözümü ona açılıyor. Klasik sorudur, sevgi varken nefret niye? Cevabı hepimiz çok iyi biliyoruz aslında. İnsanız, nankörüz, kaçak dövüşüyoruz savaşımızda. Hayat bizi terbiye etmeden önce çıkmalıyız yola. Ördüğümüz duvarlar bir gün üzerimize yıkılırsa, ne kalacak bizden geriye?


21.05.2011 Ayvalık - Cunda