19 Haziran 2014 Perşembe

Bitmeyen yolculuk...

Bir mevsimin, ruhun, öykünün her gün kanayan, bir türlü iyileşemeyen yarası belki de bu. Zihnin ince kıvrımlarında bin bir çeşit hayal, düşünce, çelişki, gerçeklik dolanıp durmakta. Tüm bunlar bazen zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor, boğuyor derken dallar dolusu tomurcukla çıkıp geliveriyor mutluluk aniden. Tam mutlu oldum derken ağır bir taş gibi düşüveriyor acılar içimizdeki yaşam vadisine.  Renkler seriliyor gökyüzünden yavaş yavaş, yanar döner bir cümbüş başlıyor düş ormanlarında. En sonunda ise karanlıklara bırakıyor kendini ruhun gökkuşağı. Mutsuzluğa sürüklenmek kadar başarılı olabildiğimiz başka bir şey de yok zaten... Bir mayın tarlasındaymışcasına dikkat kesilerek atıyorsun düşünce adımlarını. Küçücük bir noktadan çıkan ışık demetleri gibi süzülüyor ömrüne mevsimler. Yaşamınca göreceğin tüm gün doğumları ve batımları farklı tatlar sunacak; ruhunda yepyeni izdüşümler, her defasında hücrelerini yeniden yoğuracak ve kendin için 
k e n d i n i yaşamanı sağlayacak. Satranç oynar gibi, derinlemesine düşünerek yapacaksın önündeki tüm hamleleri. Buna rağmen zaman seni savuracak. Bedenini önüne katıp girdaplara sürükleyecek. Dalga dalga büyüyecek içindeki ülkenin sınırları. Her devinimde bir çentik daha atılacak anatomine ve saniyeler koşarcasına uzaklaşacak senden. Buna inat sakın T Ü K E N M E!
Aşkın ve dostluğun sihirli, pırıltılı tozları her yerde. Kendi göç yollarında uçarı bir yıldız olmalı insan. Işıltılar içinde göz kırpmalı yaşam denen vazgeçilmez sevdaya. Yağmura küskün bir gül gibi ansızın kapanan yürek yara almak istemez fırtınada. Oysa ki yaralana yaralana yaralanMamayı öğrenecekti. Yürek gözü açık ve cesur olmalıydı. Yağmurlara küsmeden kucak açmalıydı. Delice koşturarak sıyrılırsın kabuğundan. Bir meyvenin tadına, kumsalın kumuna, çiçeğin rengine, yaprakların hışırtısına, kaçamak bir şarabın sarhoşluğuna yürüdü. Yürüdükçe daha da cesurdu... Derinleşti... Derinleştikçe bulduğu gizemdi... Çözdü...



                                                  Yalı Hanı - Çanakkale 1997


6 Haziran 2014 Cuma

Sadece gözyaşlarımız kaldı...

Güvenmek ne kadar önemli değil mi? En başta ailene, sonra dostlarına, eşine, insanlara...Güven yok olduğunda, tüm bu ilişkiler de ömrünü tamamlamış olur. Öyle bir zamana yolculuk ettik ki dünyaya geldiğimiz ilk andan bu yana; kaos, karanlık ve acının ekildiği tarlalar dalga dalga büyüyor gözlerimizin önünde. Kan, savaş, vahşetin o bitmeyen çığlıkları... Bir de bakmışsınız ki, en güvendiğiniz insan çocuğunuzu alıp götürmüş sizden intikam almak için. Ya da çok iyi tanıdığınız birisinin bıçak darbeleriyle yok yere canınızdan olmuşsunuz. Trafikte kendi yolunuzda seyrederken güvenle, bir anda burun buruna gelmişsiniz yolunu şaşıran, şımaran, saygısız diğer araçla...İşinize giderken, kör bir kurşunun hedefi olmanız da an meselesi tabi. Yaşanan tüm olayların saçma birer bahanesi var elbette. Sebep sonuç ilişkileri, tüm bu haberleri tiksintiyle izlememize neden oluyor. 

Hayatın anlamını yitirdik, bir türlü bulamıyoruz. İçimizde hala var olduğuna inanmak istediğim insanlık, her geçen gün gözümde küçüldükçe küçülüyor...Düşündükçe, göz yaşlarımı tutamıyorum derinlerimde... Sanırım insanlığımızdan geriye kalan en masum şey sadece onlar...